MO

MOHAÇ MEYDAN SAVAŞI (1526)

Osmanlı Devleti ile Macaristan arasında yapılan savaş.

Sultan Kanuni Süleyman, Macaristan'ın İran ile ittifak müzakeresinde bulunması, Eflak ve Boğdan, Romen prensliklerini, Osmanlılara karşı kışkırtması üzerine savaş ilan etti. İstanbul'dan hareket eden ordu, 9 Temmuzda Belgrad'a vardı. Ertesi gün Tuna İnce Donanması da nehir üzerinden Belgrad'a geldi. Bu donanma, 800 küçük gemi ve kayıktan müteşekkildi. Gemilerin çoğunda top ve deniz piyadesi vardı. 14 Temmuz 1526'da Petervaradin kuşatması başladı; sonuçta, Petervaradin şehri teslim oldu. Fakat kale, savunmasını sürdürdü. Nihayet 13 günlük bir dayanmadan sonra İbrahim Paşa, 26 Temmuzda kaleyi düşürdü. 8 Ağustosta İlok veya Uylok (İllok-Ujlak) Kalesi fethedildi. Essek veya Osivek (Eszek/Osijek) şehri aynı gün kendiliğinden teslim oldu. Bu suretle Esklavonya'mn güneyde Sava, kuzeydoğuda Tuna, kuzey-batıda Drava ile çevrilen ülkenin tamamı Osmanlı hakimiyetine geçti.

29 Ağustosta Osmanlı ordusu Mohaç Ovası'na girdi. Osmanlı ordusunda merkezde Sultan Kanuni Süleyman bulunuyor; sol kanattaki Rumeli sipahilerine Damad İbrahim Paşa, sağ cenahtaki Anadolu sipahilerine de Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa kumanda ediyordu, öncüleri, akıncı askerleri ile Gazi Damad Yahya Paşazade, Gazi Sultanzade, Bali Bey, aracı kuvvetleri de gene akıncı askeri ile Gazi Damad Ferhad Beyzade, Gazi Sultanzade Hüsrev Beş teşkil ediyordu.

İkindi vakti Osmanlıların yerlerinden kımıldamadığını gören Macarlar, saldırıya geçtiler. Kanuni'nin emriyle Rumeli tümenleri hafif bir mukavemetten sonra ikiye ayrılıp düşmanın araya girmesine müsaade etti. Bu sıralarda 35 (veya 32) Macar şövalyesi Kanuni'ye sokulmaya çalışıyorlardı. Bu asilzadeler Osmanlı padişahını öldürmeye yemin etmişlerdi. Yeniçerilerin şiddetle vuruştuğu bir anda padişahın etrafında küçük bir maiyet kuvveti kalmıştı. Öyle ki şövalyelerden Marczali ile 2 arkadaşı Kanuni ile bizzat karşı karşıya gelebildiler. Diğer arkadaşları padişaha sokuluncaya kadar imha edilmişlerdi. Kanune, tek başına 3 şövalye ile döğüştü. Birçok ok yediyse de oklar zırhtan vücuduna nüfuz etmedi. Sonunda Kanuni 3 şövalyeyi de öldürdü.

Macarlar zaferden emin bir suretle Osmanlı tümenlerinin arasına girdikten az sonra topçu ateşiyle karşılaştılar. 300 topun bir anda ateşlenmesi Macar zırhlı süvari tümenlerini perişan etti. Osmanlı sipahi tümenleri orta kanatta Yeniçerilerin zorlu mukavemeti ile oyalanan, Macar ordusunu sardılar.

Osmanlı sipahi ve akıncıları, Macarlara yalnız Karasu bataklığı tarafını açık bırakmışlardı. Diğer taraflardan çıkıp fırlamak isteyen Macarlar muvaffak olamadılar ve kalabalık sürüler halinde Karasu'ya doğru çekildiler. 2 saat içinde Macar ordusu bataklığa sürüldü.

Böylece 637 yıllık büyük Macar Krallığı tarihten silindi.

MOLLA GÜRANİ (ŞEMSEDDİN AHMED B. İSMAİL) (1416-1488)

Şeyhülislam ve bilgin.

Gürani Irak'da doğdu. İlk öğreniminden sonra ünlü bilginlerden Bağdad, Diyarbakır ve Hasankeyf'te ders aldı. Daha sonra Kahire ve Şam’a giderek İbn. Hacer el-Askalani'nin Buhari üzerindeki derslerini takip etti. Genç yaşta oldukça bilgi edinen Gürani, Memluk ileri gelenlerinin önünde yapılan tartışmalara katılarak ün kazandı. Daha sonra Berkukiye medresesi fıkıh müderrisliğinde bulundu. 1438'de Memluklu Melik el-Zahir Çakmak'ın hükümdar olmasıyle ün ve paraya kavuştu. Molla Gürani Mevlana Hamideddin ile yaptığı bir tartışmada, Hz. İmam'a küfredince, Şam'a sürüldü. Burada iken izinsiz hacca gitmek üzere yola çıktı. Fakat Tur-ı Sina'da yakalanarak Fırat ırmağının gerisine sürüldü. Bu arada Molla Yegan aracılığıyla Sultan II. Murad'a takdim edildi. Sultan II. Murad, onu Bursa'da yaptırdığı kaplıca medresesi müderrisliğine tayin etti. Ayrıca padişahın arzusuyla Hanefi mezhebini kabul etti. Daha sonra II. Murad, onu oğlu Şehzade Mehmed'in hocalığına getirdi. Şehzade Mehmed (Fatih) hükümdar olunca hocasına vezirlik vermişse de, o bunu kabul etmediğinden kazaskerliğe getirilmiştir.

Molla Gürani, İstanbul'un fethinde bulundu ve talebesinin en güç anlarında onu destekledi. Kazaskerliği sırasında müstakil hareket ederek bazı tayinler yapması üzerine Fatih bazı tedbirler almak gereğini duyarak hocasını kırmadan Bursa Kadılığı'na göndermişti. Bu görevi sırasında padişahın fermanını şeriata uygun görmeyerek yırtması üzerine azledildi. Bu davranışa kırılan Gürani hacca gitti. 1457'de İstanbul'a dönüşünde Mora seferinde olan padişah onu yeniden Bursa Kadılığı'na tayin etti. Bir süre sonra ünlü tefsirini Fatih'e ithaf etti ve bunun üzerine şeyhülislamlığa getirildi. Sekiz yıl bu görevde kaldıktan sonra öldü ve kendi adına yaptırdığı medreseye gömüldü.

4 cami, darülnadis ve hamam yaptırmış olan Gürani çeşitli alanlarda eserler bırakmış çok kıymetli bir bilgindir.

Eserleri:

Gayetü'l-mesani fi tefsir-i kelamü'r-rabbani; hadiste Buhari'nın şerhi olan el Kevserü'l-Cari ila riyazi Sahih-el Buhari; kırat ilminde Keşfü'l-esrar an kıra'ati eimmeti'l-ahyar, fıkıhta Levamiü'l-gurer fi şerhi fevaidi'l-dürer ile Budurü'l-Levami, Def'ü'l-hitam an vakf-i hemze, Risaletü'l-vela, el-Şafiye, ayrıca İstanbul'un fethi dolayısıyla yazdığı Fetihname'dir.

MONDROS MÜTAREKESİ (30 EKİM 1918)

I.Dünya Savaşı sonunda yenilen Osmanlı Devleti ile İtilaf devletleri arasında imzalanan antlaşma.

Savaş sonunda Mondros'da bulunan İngiliz amirali Calthorpe Osmanlılara barış için görüşmeye hazır olduğunu bildirince Sultan VI. Mehmed (Vahdeddin), Damad Ferid Paşa'yı delege olarak tayin etmek istedi. Bu hareket tepkiyle karşılanıca Bahriye nazırı Rauf (Orbay) Bey'in başkanlığında, Hariciye Nezareti müsteşarı Reşad Hikmet ve erkan-ı harp kaymakamı Sadullah beylerden kurulu heyet, padişahın 2, hükumetin 8 maddede toplanan talimatlarıyla Mondros'a hareket ettiler (24 Ekim 1918).

Görüşmeler Agamemnon zırhlısında yapıldı ve dört gün sürdü. 30 Ekim 1918'de mütareke imzalandı.

Mütareke şartları şunlardır:

1-Karadeniz'e geçişi sağlamak için Boğazlar açılacak ve geçiş güvenliği için Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki istihkamlar Müttefiklerce işgal edilecektir;

2-0smanlı sularındaki bütün mayın tarlaları taranacak ve bunların kaldırılmasına yardım edilecektir;

3-İtilaf devletleri uyruğunda olan savaş esirleriyle, Ermeni esirleri İstanbul'da toplanacak ve İtilaf devletlerine teslim edileceklerdir;

4-Sınırların korunması ve asayişin sağlanması için gerekli sayıda askeri kuvvetin fazlası terhis edilecek ve bunların teçhizatı İtilaf devletlerine teslim edilecektir;

5-Güvenlik görevlisi küçük gemiler dışında bütün Osmanlı donanması teslim edilecek ve Osmanlı limanlarından dışarıya çıkmayacaktır;

6-Osmanlı Devleti'nin bütün liman ve tersaneleri İtilaf devletlerinin gemileri için açık bulundurulacaktır;

7-Müttefikler, güvenliklerini tehlikede gördükleri herhangi bir stratejik bölgeyi asker çıkarmak suretiyle işgal edebilecektir;

8-Toros tünelleri İtilaf devletlerince işgal edilecektir;

9-Kafkasya ve İran'ın kuzeybatısındaki Osmanlı kuvvetleri savaştan önceki yerlerine çekilecekler (Bu bölgede bir Ermenistan devleti kurulacak);

10-Hükumet haberleşmeleri dışında her türlü haberleşme İtilaf devletleri tarafından denetlenecektir;

11-Askeri veya ticari kara ve deniz araçları ve malzemesi tahrip edilmeyecektir;

12-Fazla olan kömür, akaryakıt ve deniz araçları İtilaf devletlerince satın alınacaktır;

13-Bütün demiryolları İtilaf devletlerinin denetimi altında bulunacaktır. Osmanlılar Batum'un işgaline karışmayacaklardır;

14-Suriye, Irak, Hicaz, Yemen, Trablus ve Bingazi'deki Osmanlı orduları en yakın İtilaf kuvvetlerine teslim edilecektir;

15-Mısrata da dahil olmak üzere Trablus ve Bingazi'deki limanlar İtilaf devletlerine teslim edilecektir;

16-İtilaf devletlerince esir edilmiş olan Osmanlı askerleri hemen iade edilmeyecek ve şimdilik bulunduktan yerde muhafaza edileceklerdir;

17-İaşe Nezareti'nde İtilaf devletlerinin denetçileri bulunacaktır;

18-Osmanlı Devleti merkezi hükumetlerle bütün ilişkilerini kesecektir;

19-Alman ve Avusturya uyruklu bütün sivil ve askerler bir ay içinde Osmanlı topraklarını terkedeceklerdir;

20-Vilayet-i Sitte'de herhangi bir karışıklık çıkarsa İtilaf devletleri bu bölgede önemli yerleri işgal edeceklerdir;

21-Taraflar arasındaki ateşkes 18 Ekim tarihinden itibaren başlayacaktır.

İtilaf devletleri böylece Osmanlı Devleti'ni tamamen parçalamış oluyorlardı. Mütarekenin imzalanmasından sonra İtilaf devletleri mütarekenin 7. maddesine dayanarak keyfi hareketlerle Osmanlı Devleti'ni parçaladılar ve antlaşma şartlarını çoğu zaman kendi istekleri doğrultusunda yorumlayarak hareket ettiler.

Antlaşma Türk zaferi ve Mudanya Mütarekesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.

MOSKOVA ANTLAŞMASI (16 MART 1920)

TBMM hükumeti ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan antlaşma.

Maddeleri:

1-TBMM Hükumeti veya Sovyetler Birliğinden birinin tanımadığı uluslar arası bir antlaşmayı diğer taraf da tanımayacak.

2-Sovyetler Birliği Türk Milletinin asgari haklarını belgeleyen Misak-ı Milli’yi resmen tanıyacak.

3-Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusyası arasında imzalanmış olan antlaşmalar geçersiz sayılacak.

4-Sovyetler Birliği her türlü kapitülasyonun kaldırılmış olduğunu kabul edecek.

5- Nahçıvan’ın statüsünü belirlemek amacıyla yapılacak her türlü antlaşmaya Türkiye taraf olarak katılacak ve Türkiye’nin kabul etmediği bir statü Nahcivan’a uygulanamayacak.

6. Sovyetler Birliği, TBMM Hükumeti ile Gürcistan ve Ermenistan arasında yapılan ve doğu sınırlarımızı belirleyen antlaşma hükümlerini aynen kabul edecek.


ÖNEMİ : TBMM Hükumeti ilk kez siyasi bir varlık olarak büyük bir devlet tarafından tanınmıştır. Kapitülasyon ve Misak-ı Milli ile ilgili hükümler Sovyetler Birliği’nce resmen kabul edilmiştir. Doğu sınırımız güvence altına alınmıştır. Ortak düşmana karşı mücadele ettiğimiz için Sovyetler Birliği , TBMM hükumetine ve Türk Milli Mücadelesi’ne para ve silah yardımında bulunmuştur. “ Tam bağımsızlığa saygı “ ilkesi çerçevesinde yapılmış onurlu bir antlaşmadır.

MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI ( 11 EKİM 1922 )

İtilaf devletleri ile TBMM hükumeti arasında imzalanan antlaşma.

Maddeleri:

1-Doğu Trakya (Edirne dahil) Meriç ırmağının doğu sahiline kadar olan

arazi, on gün içinde Yunan Ordusu tarafından boşaltılacaktır.

2-Boşaltmanın bitmesinden sonra otuz gün içinde, Doğu Trakya, Yunan Hükumeti memurları tarafından İtilaf Devletleri memurları aracılığıyla, Türk memurlarına devir ve teslim edilecektir.

3-Lozan Konferansı’nın bitmesine kadar, Türkler, Doğu Trakya’da ancak 80.000 jandarma bulunduracaklardır.

4-Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasından sonra İstanbul ve Boğazlar T.B.M.M. hükumeti yönetimine bırakılacak, İtilaf Kuvvetleri barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İstanbul’da kalacaklardır.


ÖNEMİ : Askeri zaferimizi tamamlayan siyasi ve diplomatik bir zaferdir. Edirne ve Doğu Trakya savaş yapılmaksızın alınmış, İstanbul ve Boğazlar Türk yönetimine bırakılmıştır.

MUHARREM KARARNAMESİ

Osmanlı Devleti'nin Düyun-u Umumiye dairesiyle yaptığı mali anlaşmalardan biri için kullanılan bir deyimdir.

"Tevhid-i Düyun Kararnamesi" de denilirdi. Bu anlaşma Muharrem ayında yapıldığı için bu adı almıştır.

XX. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu her konuda olduğu gibi mali konularda da zayıf düşmüştü. Daha önce ödenmemiş borçların birleştirilmesi düşünülmüş ve Reşad Paşa'nın Maliye nazırlığı, Halil Rifat Paşa'nın sadareti döneminde 1901'de giderilmek işine girişilmiştir. Sadrazamın ölümü üzerine yerine geçen Said Paşa bu işe daha ciddiyet kazandırmışsa da ancak Ferid Paşa'zamanında 1 Eylül 1903'de Muharrem Kararnamesi yapılmıştır. Bu tarihte Osmanlı Devleti'nin borçları 79 milyon lirayı buluyordu.

Osmanlı Devleti'nin maliye tarihinde müzakereleri iki yıl sürmüş, birçok tenkit ve itirazlara uğramış mali anlaşmalarımızdandır.

MUHASSIL

Arapça "derleyen, toplayan, elde eden" anlamında bir sözdür.

Genel olarak vergileri tahsil eden memur karşılığı olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nde muhassıl unvanı ve yetkileri zaman zaman değişmiştir. Devlet genişleyip bir imparatorluk halini aldığı vakit, salyane ve mukataa usullerine göre gelirleri toplanan Şam, Bağdad, Trablus-Şam, Sayda gibi eyaletlere gönderilen tahsil memurları Muhassıl-ı Emval unvanı altında bu görevi yapmakta idiler. İran ve Avusturya savaşlarının sebep olduğu para açığı sonunda XVII. yüzyılın başından itibaren tımar ve zeametlerin tadil edilerek malikane haline konması üzerine Anadolu'da Aydın, Saruhan, Hudavendiğar, Karasi, Haleb, Musul; Rumeli'de Mora, Sakız, Sisam, daha sonra da Girid ve Taşoz gibi sancakların gelirlerini toplamakla görevli memurlar muhassıl unvanını taşıdıkları kadar, bu sancakların da yönetiminden sorumlu tutuldular. XVIII. yüzyılda Mora ve Aydın sancaklarına gönderilen mazul sadrazamlar, vezirler, bilhassa bu unvan ve yetkililerle görev yapmışlardı. Bunun içindir ki bu yüzyılda muhassıl unvanı valilik ile eş anlamda bir ad olmuştur.

1839'da Tanzimat'tan sonra ise, vilayet, sancak ve kazalarda devletin gelir ve giderlerinden sorumlu memurlar muhassıl unvanını taşımışlardır. Derbentler Nezareti lağvedildikten sonra ona ait işler de muhassıllar tarafından yürütülmüştür.

Muhassıllar, sorumlu oldukları bölgelerden toplanacak vergileri

halkın mali güç, imkan ve sahip oldukları emlake göre vergilendirirlerdi.

MUHZIR AĞA

Yeniçeri Ocağı'nda, odası olmayan bölük kumandanı hakkında kullanılan deyimdir.

Görevi, sadrazam kapısında bulunarak, gerek sadrazam divanında, gerekse Divan-ı Hümayun'da Yeniçeri Ocağı'na ait işleri takip etmek ve sadrazamın muhafızlığını yapmaktır. Divan-ı Hümayun'dan yazılan yazılar, Yeniçeri Ağası'na Muhzır Ağa vasıtasıyla iletilirdi. Ayrıca yeniçerilerden davası olanları, sadrazamla görüştürürdü. Yeniçeri Ocağı'ndaki uygunsuz davranışları görülenleri, cezalandırır ve Başkapı kethüdası emrindeki altmış yeniçeri vasıtasıyle, gerekli gördüklerini falakaya yatırırdı.

On akçe olan ulufesi sonradan 20 akçeye çıkardan Muhzır Ağa şeri mahkemelerin kulluk aidatını da alırdı. XVI. yüzyıl sonlarında Muhzır ağalar on beş bin akçe ile tımara çıkarlardı. Bunlara her üç yılda bir devir atı ismiyle hükümdar tarafından at verilirdi.

Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasında sonra Muhzır Ağalık da kaldırıldı. Yerine Tomruk Ağalığı konuldu.

MUKATA'A

Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet gelirlerinden biri.

Bir gelirin belirli bir bedel üzerinden bir emine veya mültezime süreli, yıldan yıla veya ömür boyu şartı ile kesilip verilmesi anlamındadır.

İster iltizam suretiyle, ister emanet yolu ile tahsil edilen devlet gelirinden her bir kalemden tesbit olunan gelir. Toplamına da Mukata'a denilmiştir. Bu geliri işleyen görevliye de Mukata'acı denirdi.

Hacegan'dan olan bu görevli yanında bulunan katiplerle çalışır; katiplerin geliri Piyade kaleminden karşılanırdı. Mukata'acı bu göreve hazine katipliğinden terfi ederek gelirdi. Göreve tayin veya görevden alma hakkı baş defterdarındı. Bir Mukata'ayı toplamak üzere emanet yolu ile alan kimseye ise Mukata'a Emini denirdi.

Osmanlı Devleti'nde Mukata'a Miri ve Malikane adı ile iki gruba ayrılmıştı. Miri XVII. yüzyılda hazinenin mali sıkıntıya düşmesi üzerine, fazla geliri olan tımar ve zeametlerin devlete kalanlarının kimseye verilmeyerek el konulması sonunda meydana gelen Mukata'alardı. Malikane olanları ise var olup, özellikle sultanların geçimlerini sağlamak için onlara ömür boyu bırakılan gelirlere verilen addır.

Mukata'a gelirleri çeşitli olup, pirinç, tuz, balık, maden, gümrük gibi mukata'alardan toplanan gelirler günü gününe tutulur, Mukata'a katipleri bunları Mukata'a defterlerine işlerler, sonra da ruzname kalemine teslim ederlerdi. Mukata'a Kubbe altında, bitişik binada Sır katibi tarafından korunurdu.

İltizama verilen Mukata'a beratları üzerine kubbe vezirleri tuğra çekerlerdi. Devletin bir kısım gelirlerini toplayan bu daire çeşitli bürolara ayrılmıştı. Başlıcaları, Mukata'acı-ı evvel, sani, başmukata'a, Anadolu Mukata'a-ı evveli, sani ve salisi, Haremeyn, haslar, İstanbul, Bursa, Avlonya, Eğriboz, Kefe, Saliyane, Piskopos ve Maadin mukata'a kalemleridir. Hama ve Humus mukata'alarının ise, mücelle ile Şam valilerine malikane olarak verilirdi. Mukata'a gelirleri bazı hizmetler için görevlendirilenlere de tahsis edilebilirdi. 1826'da Mukata'a gelirleri yeni kurulan ordu (Asakir-i Mansure) masraflarını karşılamak üzere ayrılmıştır.

1839’da vergi sisteminde yapılan düzenlemeler sonunda bu çeşit vergilerin toplama şekillerinin değişmesiyle bu daire kaldırılmıştır.

MURAD I. (HÜDAVENDİGAR) (1326-1389)

Osmanlı Hanedanı'ndan üçüncü padişah.

Babası Orhan Gazi, annesi Nilüfer Hatun'dur. 1362'de tahta çıktı. I. Murad, Rumeli fethinin, ağabeyi Süleyman Paşa'dan sonra ikinci kahramanı idi. Ağabeyinin yanında birinci sınıf bir kumandan olarak yetişmişti. Ankara'nın yeniden fethinden sonra I. Murad hükümdar olmak isteyen kardeşleri İbrahim ve Halil beylerle kısa bir mücadeleden sonra yenmiş ve öldürtmüştür.

Edirne Osmanlılar için önemli bir şehirdi ve Bizans idaresindeydi; fakat halk bu idareden memnun olmadığı gibi, Bizans da şehri savunabilecek kudrete sahip değildi. Sultan I. Murad, Ankara'dan Rumeli'ye geçtiği zaman beraberinde getirdiği büyük birliklerle Edirne'yi kolayca fethetmeyi düşünüyordu. Sonuçta da böyle oldu.

Daha 1345'de Edirne'de önemli bir halk ihtilali olmuş, şehrin ileri gelenleri kılıçtan geçirilmişti. Halkın memnuniyetsizliği yanında düzeni sağlayan Osmanlı idaresine kucak açacakları muhakkaktı. Edirne, 1362 Temmuzunda fethedilmiştir. Türk idaresinde gittikçe büyüyen Edirne, İstanbul'un fethinden sonra bile devletin ikinci taht şehri sayılmakta devam etmiştir. İstanbul'un fethine kadar padişahlar bazen Bursa yerine Edirne'de oturmayı tercih etmişlerdir.

Gene bu arada Bizans'ın eline geçmiş olan Malkara, Keşan ve İpsala, Gazi Evranos Bey tarafından alınmıştır. Hacı İlbey ise Enez Körfezi üzerinde ve Meriç'in batısında bulunan Dedeağaç limanını fethettikten sonra kuzeye doğru Meriç'i takip ederek Dimetoka'yı açmıştır. Kırklareli de alındıktan sonra, Babaeski, Narhisar arasında Sazlıdere mevkiinde müttefik Bizans-Bulgar ordusunu bozan Osmanlılar Edirne'ye girmişlerdir.

Bir müddet Edirne'de kalan Sultan Murad, Lala Şahin Paşa'yı Rumeli Beylerbeyi olarak orada bıraktı. Kendisi Dimetoka'ya geldi ve burada bir cami ve saray yaptırdı. Lala Şahin Paşa'ya Güney Bulgaristan'ın, Evranos Bey'e Batı Trakya'nın fethi emrini verdi. 1363'de Eski Zağra ve Filibe fethedildi. Bu suretle Rodop ve Balkan dağları arasındaki Doğu Rumeli'nin en önemli kısmı, Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. Aynı yıl Evranos Bey, Batı Trakya'da Gümülcine'yi aldı. Tamamen çevrilen Bizans, Sultan Murad'la yaptığı antlaşma ile bir çeşit Osmanlı himayesini kabul etmek zorunda kaldı.

1364 Osmanlı-Bizans antlaşması, Bizans'ın Osmanlıları girdikleri yerlerden çıkarma ümidine de son veriyordu.

Osmanlıları Balkanlar'da durduracak tek kuvvet, kudretli Macaristan Krallığı olabilirdi. Orta Avrupa ve Balkanlar'da birçok ülkeye hakim olan Macarlar ise, zorla Katolik mezhebini büyük çoğunluğu Ortodoks olan Balkanlar'a sokmak istedikleri için, Balkan kavimleri tarafından hoş görülmüyorlardı. Osmanlılara hayran olan ve yüzyıllardan beri hasret kaldıkları ideal bir idareye kavuşan Balkanlar'ı bu idareye karşı ayaklandırmak mümkün olamazdı.

Papa'nın teşvikiyle Avrupa devletlerinin bir araya gelmesi ve Osmanlılara karşı I. Haçlı seferini düzenlemeleri artık mukadderdi. Çünkü Osmanlı fütuhatının istikameti belli olmuştu. Liderler Papa V. Urbanus, Macaristan kralı I. Lajos idi. Sırbistan kralı V. Orus, Bosna prensi I. Tvrtko, Eflak (Romanya) prensi onun yanında idiler. Daha bir sürü prens Haçlı ordusuna katılmıştı. Haçlılar, hızla ilerleyip Edirne'nin kuzeydoğusunda bugün Sırpsındığı adını taşıyan ilçenin güneyinde, Meriç kenarına kondular. Edirne'ye birkaç kilometrede idiler. Bu yeni fethedilen mühim Osmanlı şehri, kesin bir tehlike içindeydi. Sultan I. Murad, ordusu ile Bosna'da idi. Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa'nın kuvvetleri mahduttu. Böylece büyük bir düşman ordusuna karşı ancak Sultan Murad'ın başkumandanlığındaki Osmanlı ordusu karşı çıkabilirdi. Sultan Murad'ın yetişmesi anına kadar düşmanın Edirne'yi alıp Gelibolu'ya inmesi ise, işten bile değildi.

Hacı İlbey'in 10.000 akıncı gazi - dervişi vardı. Muvaffak olmadığı takdirde en büyük mesuliyetlere muhatap tutulacak olduğunu bilen bu kumandan son derece cüretli bir harekete emir verdi.

1365'de Dalmaçya kıyılarının güneyindeki Dubrovnik Cumhuriyeti, Osmanlı himayesini kabul eden bir anlaşma imzaladı. Yüzyıllarca Osmanlılar, yıllık vergi karşılığında bu devletçiğin işlerine karışmadılar. Dubrovnik'in himaye altına alınmasıyla Osmanlılar, yeni bir denize, Adriyatik Denizi'ne dayanmış oluyorlardı.

Gümülcine'de oturan Gazi Evranos Bey, Sırpsındığı'ndan az sonra Serez'i aldı. Fakat henüz Drama ile Kavala, Bizanslılarda idi. Serez'in bir iki defa Osmanlılarla Bizanslılar arasında el değiştirmiş olması muhtemeldir. Bu suretle 1364'ten itibaren Osmanlılar Makedonya'ya ayak bastılar.

Gene 1365'de Sultan I. Murad, Katalanlar'ın elinde bulunan Karabiga'yı, karadan ve denizden tazyik ederek aldı. Bu suretle bütün Batı Anadolu'da Hıristiyanların elinde Alaşehir ile İzmir kalmış oluyordu.

Sultan I. Murad, 1366'dan itibaren büyük bir imar hareketine de girişti. Bilecik'te Sırpsındığı zaferine şükretmek üzere bir cami, Yenişehir'de imaret, tekke, Bursa'da cami, imaret, medrese, kaplıca, han yaptırdı. Edirne'de saray, cami, medrese, imaret inşa edildi.

1366'da İmparator V. İoannes Palaiologos'un dayısı olan Savoia kontu VI. Amadeus, 5 savaş gemisiyle Çanakkale Boğazı'na girdi. Gelibolu'yu düşürdü. 9 ay sonra bu önemli şehir Bizans'a bırakıldı. Fakat bir müddet sonra yetişen Osmanlılar şehri geri aldılar.

1367'de Timurtaş Paşa, Tunca üzerinde Yanbolu'yu, Lala Şahin Paşa ise Samakov'u Sultan I. Murad da 1368'de Hayrabolu'yu, 1369'da Kırklareli, Pınarhisar, Vize'yi Bizanslılardan geri aldı. Buraları evvelce fethedilip bir ara Bizans tarafından işgal edilmişti. Trakya'nın fethi bitmişti. 1371'de Çatalca da Sultan I. Murad tarafından alındı.

1370'e doğru merkezi Tırnova'da olan Bulgaristan krallığı, Osmanlılara bağlılığını bildirdi. Kral Şişman'ın kızkardeşi Prens Mariya, Sultan Murad'la evlendi.

1372'de Sultan Murad Çirmen zaferinden sonra Köstendil'i aldı ve bu suretle Sırbistan'a ayak basılmış oldu.

10 yılda Gelibolu'dan Sırbistan'a gelinmiş, Adriyatik Denizi'ne kadar nüfuz ve tesir sahası kurulmuştu. Avrupa, Osmanlılara karşı II. Haçlı seferini tertip ederek Sırpsındığı’ndan 7 yıl sonra talihini tekrar denemek istedi. Ancak, bu defaki ordu Sırpsındığı'ndakinden daha azdı ve esas kuvvetleri Sırplar teşkil ediyordu. Savaşta başkumandan olan Sırbistan kralı Vukaşin ve kardeşi öldürülmüş, Eflak Prensi de kaçmıştı. Bunun üzerine Sırbistan'da hanedan değişmiştir.

Çirmen zaferinden faydalanan Türk akıncıları bir taraftan Adriya sahillerini, diğer taraftan Yunanistan'a inerek Attika Yarımadası'nı taradılar. Bu suretle Osmanlı Devleti'nin tesir sahası hemen bütün Balkanlar'ı içine alan bir genişliğe erişti. 1374'te Sırbistan, Osmanlılara, Bulgaristan ve Bizans gibi bağlılığını bildirdi; vergi vermeyi de kabul etti. Nitekim 1372'de Çatalca'yı Sultan Murad'a bırakan ve iyice kuşatılan Bizans, 1373 anlaşmasında Osmanlı padişahına bağlılığını bildiriyordu.

Bu sırada Doğu-Roma İmparatorluğu 30.000 kişiye inmişti.

Makedonya fütuhatına veziriazam Çandalı Kara Halil Paşa başkumandanlık ediyordu. Struma ile Vardar arası güneyde Beşik Gölü'ne kadar, Selanik ile Halkidike Yarımadası müstesna olmak üzere fethedildi. Vardar da geçildi. Vardar ile Vistrica arasında, başta Karaferye olmak üzere birçok yer açıldı. Bu suretye güneybatıda Teselya, güneydoğuda Epir, doğuda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu 'na sınır oluyordu.

Selanik'ten hareket eden Bizanslılar, Serez'i almak istedilerse de, muvaffak olamadılar. Gazi Evranos Bey, karargahını Gümülcine'de, yani Batı Trakya'dan Serez'e yani Güney Makedonya'ya nakletti. Kuzeyde de Sultan I. Murad Sofya'nın güneybatısındaki Köstendil'i almıştı. Köstendil'de Bulgar prensi Konstantin saltanat sürüyordu. Sultan I. Murad, Prens Konstantin'in 3 kızından biriyle kendi evlenmiş, diğer ikisini oğulları Şehzade Bayezid ile Şehzade Yakub'a almıştı. Köstendil, Sırbistan'ın kapısı idi ve Osmanlı Devleti'ni metbu tanıyan Sırp Krallığı'nı yakından kontrol için çok müsaitti.

1373 ve 1374 yıllarında Kuzey Makedonya, 1375'te Kosova'da mühim yerler fethedildi. 1376'da Kuzey Bulgaristan'da saltanat süren Bulgar kralı daha sıkı şartlarla Osmanlı Devleti'ne bağlılığını bildirdi. Lala Şahin Paşa'dan sonra Gazi Timurtaş Paşa, Rumeli beylerbeyi oldu ve fetihlere devam etti. 1383'te Timurtaş Paşa Arnavutluk'un doğu ve Karadağ'ın güney bölgelerinin fethiyle uğraşmaya başladı.

1375'de Sultan Murad, Güney Sırbistan'ın en mühim şehri olan Niş önüne geldi. 25 günlük bir kuşatmadan sonra Niş Timurtaş Paşazade Yahşi Bey tarafından fethedildi.

1375'de Hamidoğlu İlyas Bey ölmüş, yerine Kemaleddin Hüseyin Bey geçmişti. Bu zat, Sultan Murad'ın tazyikiyle 80.000 altın karşılığında Hamid Beyliği'nin yarısından fazlasını Osmanlılara satmaya mecbur oldu. Sattığı yerler Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve çevresi idi. Bu suretle Osmanlı toprakları, Karaman ve Germiyan devletlerini birbirinden ayırmakla ve Germiyan'ı Osmanlıların kucağına düşürmekle kalmıyor, Osmanoğullarını Akdeniz sahillerine 70 km. mesafeye getiriyordu. Kuzeyden olduğu gibi, bu sefer batıdan da Karamanoğulları, Osmanlılar tarafından çevriliyordu.

1378'de ise Germiyan beyi Süleyman Şah Bey, Mevlana'nın torunlarından olan kızı Devlet Hatun'u Sultan Murad'ın oğlu Şehzade Yıldırım Bayezid'e verdi ve gelinin çeyizi olarak Kütahya, Tavşanlı, Emet (Eğrigöz), Simav ve çevresini Osmanlılara bıraktı. Afyon ilinin en büyük kısmı da Osmanlı topraklarına katıldı. Süleyman Şah, Kula'yı başşehir yapıp bu kasabaya çekildi.

1382'de Gazi Timurtaş Paşa, Manastır'ı fethetti. Niş ile Manastır bir ara Sırplar tarafından geri alındı; 1385'te Manastır, 1386'da Niş kesin şekilde fethedildi. 1385'de Amavutluk'un kapısı olan Ohri fethedilmiş, Ohri Gölü çevresi açılmıştır. Sofya fatihi, İnce Balaban Bey'dir ve 10 yıl Bursa ablukasını idare eden Osman Gazi'nin yoldaşlarından Balaban Bey'in oğludur. Sofya, Rumeli beylerbeyliğine merkez olmuştur.

1384'de ihtiyar vezir Lala Şahin Paşa, son seferini Bosna'ya yapmış ve Osmanlılar ilk defa bu tarihte Bosna topraklarına ayak basmışlardır.

Veziriazam Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'nın 1385-1386 Arnavutluk seferi önemli idi. Hayreddin Paşa, 1385'te İlbasan yakınlarında Davul çayı kıyısında geçen Savra meydan savaşında II. Balşa'nın kumandanlığındaki Arnavut ordusunu imha etti. Prens, ölenler arasında idi. Ertesi yıl Osmanlılar, Akçahisar, İşkodra başta olmak üzere hemen bütün Kuzey Arnavutluk'u fethettiler. Fakat Sultan I. Murad, üssünden bu kadar uzak bir yerde Türk ordusunun Venedik gibi büyük bir devletle savaşa girmesini kesinlikle uygun görmedi. Çok önemli olan İşkodra, ancak bir yüzyıla yakın bir zaman sonra büyük zorluklarla Venedik'ten alınabilecektir. Arnavutluk'un en önemli şehrinin Venedik'e iadesinden sonra Osmanlıların eline sadece Doğu Arnavutluk kalıyordu.

1385'te Savcı Bey, Edirne'de babasına vekalet ederken, Bizans'ın teşvik ve yardımı ile ayaklanmıştır. Hızla yetişen Sultan I.Murad, ayaklanmayı bastırmış, Şehzade Savcı Bey, Dimetoka'da yakalanıp idam edilmiştir.

1388'de Sultan I. Murad'la Ali Paşa'nın seferi, Bulgaristan'ın fethini tamamlamıştır. Ali Paşa Silistre, Tutrakan, Ziştovi, Niğbolu gibi Tuna'nın güneyindeki bütün önemli kaleleri, Plevne ve Lofça'yı almış, Deliorman ve Dobruca, Osmanlı hakimiyetine geçmiştir.

Osmanlılar, Macaristan'la karşılaşmışlardı ve daha büyük karşılaşmalar olması mukadderdi. Fakat Osmanlı donanmasının zayıf olduğu Sultan I. Murad Hüdavendigar zamanında Venedik ile savaştan kaçınılmıştır. 1373 Venedik-Macaristan savaşından Sultan Murad, Venedik'e yardımcı olarak 5.000 Osmanlı piyadesi göndermişti. Sultan Murad'ın askerlik ve siyasetteki dehası sayesinde Papa'nın birçok teşebbüsü akim kalmıştır. Mesela V. Urbanus'un 28 Ocak 1369 tarihli namesinde, Venedik ile Ceneviz'i Osmanlılara karşı savaşa sevketmek istemesi, tamamen neticesiz olmuştur. Her iki cumhuriyet de, topraklarına tecavüz etmez görünen Sultan I. Murad'a karşı bir savaşı göze almayı, çılgınlık saymışlardır. Bu şekilde Avrupa'dan ayrılan Bizans İmparatorluğu ile Sırbistan Krallığı, Sultan Murad'a vergi vermeye mecbur olmuşlardır.

1386 sıralarında Memluk ve Osmanlı imparatorlukları arasında bir dostluk anlaşması yapılması Karamanlıları telaşlandırmıştır. Çünkü kuzeyden ve batıdan Osmanlılar, doğudan Memluklar ile sarılmış olan Karaman Devleti, güneyde Akdeniz'e ve Memlaklere tabi Kıbrıs Krallığı'na dayanıyordu. Alaeddin Ali Bey kayınpederi Gazi Sultan Murad'ın Balkan fütuhatı ile meşgul olduğu sıralarda Avrupa devletleri ile münasebetlere girdi ve Osmanlı nüfuzunu kırmak istedi. Bu suretle bir yüzyıldan biraz fazla sürecek olan Karaman siyasetini açmış oldu. Candaroğullarının Osmanlılara tabi olması ve Osmanlı ordusuna yardımcı birlik göndermesi, Karamanlıları büsbütün ürküttü.

Savaşa Karamanoğlu'nun Osmanlıların Hamidoğullarından satın aldıkları Beyşehr’i işgalleri yol açtı. Saldırı kırılmadığı takdirde Karamanlıların ve ondan cesaret alan diğer beyliklerin Balkan fütuhatının en kritik anlarında Osmanlıları Anadolu'da rahatsız edeceklerini takdir eden Sultan I. Murad, Anadolu'ya geçti. Bursa'ya geldi. Anadolu beylikleri üzerinde nüfuzunu göstermek için Kastamonu'daki Candaroğlu'ndan yardımcı birlik istedi. Bu birlik gelince, Ali Paşa ve oğlu Veliaht Şehzade Bayezid Bey'le beraber Karaman seferine hazırlandı. Osmanlı ordusunda, Bizans ile Sırbistan'ın anlaşma gereğince vermeye mecbur bulundukları yardımcı birlikler de vardı. Bu suretle Sultan Murad, Anadolu beylerine kudretinin derecesini göstermek istiyordu.

Sultan Murad'ın Karamanoğlu üzerine yürüyen ordusu 70.000 kişi idi. Ordu Karahisar'da (Afyon) konaklayıp savaş divanı kuruldu. Sol kanadın kumandasına Veliaht Şehzade Bayezid Bey, sağ kanadınkini de Şehzade Yakub Bey aldı. Bayezid Bey'in yanında Efruz Bey'le Candar ve Sırp yardımcı birlikleri bulunuyordu. Yakub Bey'in yanında Anadolu beylerbeyisi Sarı Timurtaş Paşa vardı. Rumeli beylerbeyisi Kara Timurtaş Paşa, padişah ile beraber orta kısımda idi.

Konya yakınlarında 1386 Kasımında geçen meydan savaşında, Osmanlı askeri Karaman kuvvetlerini kolayca dağıttı. Savaşta Bayezid Bey büyük bir kabiliyet gösterdi ve çok hızlı manevraları ile zaferin en kısa zamanda elde edilmesini temin etti. Bu savaştaki muvaffakiyetinden dolayı kendisine "Yıldırım" lakabı verilmiştir.

Bu hadise üzerine Anadolu'da Karaman nüfuzu kırılmış, Osmanlı nüfuzu, Sultan Murad'ın seferde gösterdiği siyaset sayesinde, bütün Anadolu'da parlamış, adeta Toroslar'a Fırat'a dayanmıştır. Bununla Osmanlı hakimiyetini kabule yanaşmayan Karamanoğlu, Sultan Murad uzaklaşır uzaklaşmaz, Kosova'yı hazırlamakla meşgul olan Haçlılarla müzakerelere girişmiş, fakat korkusundan Kosova'da Osmanlı ordusuna bir birlik göndermekten de geri kalmamıştır. Beyşehri'ni geri alan Sultan Murad, 1387'de Bursa'ya dönmüştür.

Balkanlarda ise, Dobruca'daki Moğol Prensliği Osmanlı metbuluğunu tanımış, bu suretle Osmanlı hakimiyeti Tuna deltasına dayanmıştır.

Karamanoğlu'nun savaşarak ittifak ettiği Bosna Krallığı'nı cezalandırmak için Lala Şahin Paşa, 20.000 kişilik bir kuvvetle Bosna'ya girmeye hazırlanmıştır. Fakat böyle bir hareketi bekleyen ve uzun zamandan beri hazırlanan düşman, Niş yakınlarında Ploşnik'te Osmanlı ordusunu bozmuştur. 1388'de geçen bu savaşta 30.000 kişilik Bosna ve Sırp müttefik ordusu 20.000 Osmanlı askerini mağlub etmiş, ancak 5.000 asker dönebilmiş, gerisi şehid olmuş, yaralanmış veya esir düşmüştür. Ploşnik bozgunu, Haçlılara cesaret vererek onları akibeti I. Kosova Meydan Savaşı'nda belli olacak Osmanlı Türklerine karşı III. Haçlı seferini hazırlamaya sevketmiştir.

Düşman faaliyet derecesini kavrayan Sultan I. Murad, hızla önemli tedbirler aldı. Ali Paşa'ya 30.000 asker vererek, Bulgaristan'da Osmanlıların elinde bulunmayan son yerlerin fethini ve müttefiklerle birleşmeye mahal kalmadan Bulgar kuvvetlerini imha etmesini buyurdu. Ali Paşa bu işi en kısa zamanda muvaffakiyetle başardı. Diğer taraftan Teselya fethedildi. İlk defa olarak Attika Yanmadası'nı ve Atina Dükalığı'nı çiğneyen Osmanlı Akıncıları, Mora'ya girdi ve yarımadayı yağmaladı. Tuna'ya, kuzeye doğru atlayan Osmanlı kuvvetleri, Eflak'ı tehdide başladı. Bulgaristan Krallığı'nın başşehri Tırnova da bu arada alındı. Diğer taraftan Karaman, Aydın, Menteşe, Saruhan, Hamid, Teke, Candar beylerine emir yazılarak derhal birliklerini Rumeli'ne göndermeleri bildirildi.

Bulgaristan fethini tamamlayan Ali Paşa, güneye indi. Yanbolu'da Sultan I. Murad'ın ordusu ile birleşti.

Osmanlı Ordusu Yanbolu'dan Tatarpazarcığı yoluyla Sofya'ya geldi. Güneybatıya sapılarak Köstendil'e gelindi ve bu istikamette olduğu haber alınması üzerine büyük Haçlı ordusuna doğru yürüdü, önder Gazi Evranos Bey ve Paşa Yiğit'in akıncıları gidiyordu. Priştine'nin güneyindeki Kosova sahrasında müttefik ordusu ile Osmanlı ordusu karşı karşıya geldi.

Müttefikler, büyük devlet olarak Macaristan ve Lehistan, ikinci derecede devletler olarak da, Sırbistan, Bosna Krallığı, Eflak, Boğdan, Hırvatistan, Bohemya, Arnavut prenslikleri ve can çekişmekte olan Bulgaristan Krallığı idi. Haçlı ordusu, Türk ordusundan sayı bakımından hayli üstündü.

Sultan Murad'ın Haçlı seferinin hazırlanışını çok önceden haber alışı, fevkalade faydalı olmuştu. Ali Paşa, 30.000 kişilik ordusu ile Tuna'ya kadar olan Bulgaristan'ı imparatorluğa katmış, Bulgar kuvvetlerini ezerek, Haçlılarla birleşmesine engel olmuştu. Mora'ya kadar yapılan akınlar da düşmana dehşet vermişti. Sultan I. Murad'ın Mora'yı almaya niyetli olduğunu sanan Venedik, büyük ölçüde savaş hazırlıklarına başlamıştı. Bu müddet içinde bütün Anadolu beylerinin birlikleri de yetişmişti. Sultan Murad da yanında Germiyan (Kütahya) sancakbeyi olan büyük oğlu Veliaht Şehzade Bayezid Bey ve Karasi (Balıkesir) sancakbeyi olan küçük oğlu Yakup Bey olduğu halde Ali Paşa ile birleşmişti. Orduda, o zaman pek ilkel olan bir topçu birliği de bulunuyordu.

Osmanlı, sağ kanadına Yıldırım Bayezid, sol kanadına Yakup beyler kumanda ediyorlardı. Her iki kanatta ihtiyat olarak 1.000'er okçu vardı. Bunlar savaşın en kızgın devresine kadar müdahale etmeyecekler, bu devrede düşmanı oklamaya başlayacaklardı. Rumeli beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa, Veliahd'ın; Anadolu beylerbeyi Sarıca Paşa, Şehzade Yakup'un maiyyetinde idiler. Evranos Bey'in akıncıları sağ kanatta, Anadolu beyliklerinin birlikleri ise sol kanatta yer almıştı. Orta kısımda Başkumandanla veziriazam Çandarlızade Ali Paşa bulunuyordu. Sağ kanat ihtiyatına Malkoç Bey, sol kanat ihtiyatına ise Hamidoğlu veliahdi Mustafa Bey kumanda ediyordu. Topçu birliğinin başında Haydar Ağa vardı (Osmanlılar ilk defa bu savaşta top kullanmışlardır).

Düşmanda da bir topçu müfrezesi vardı. Başkumandan, Sırbistan hükümdarı Lazar idi. Sağ kanada yeğeni ve damadı Prens Brankoviç, sol kanada da Bosna kralı Tvrtko kumanda ediyordu.

Büyük meydan savaşında Osmanlılar, müttefikleri tamamen imha ettiler. Kesin neticeyi Yıldırım Bayezid aldı. Sol kanat bozulmak üzereyken kendine has pek hızlı bir manevra ile yetişip düşmanı çeviren Veliaht Şehzade, müttefiklerin korkunç yarma hareketlerine rağmen kıskacını açmadı ve perişan olan düşmanı yok etti. Başkumandan Lazar da dahil oimak üzere bütün düşman ordusu, Kosova sahrasında kaldı. Küçük ve dağınık düşman müfrezeleri kaçmak isterlerken arkalarından yetişen Şehzade Yakup Bey tarafından kılıçtan geçirildi.

Savaşın sonuna doğru artık zafer tamamen belli olunca, Sultan Murad, savaş sahasını gezip son emirlerini verirken, bir şey söylemek, isteğiyle yanına sokulan yaralı bir Sırp asilzadesi, Lazar'ın damadı Miloş tarafından hançerle kalbinden vurularak şehid edildi. Miloş, Osmanlılar tarafından derhal parçalandı.

Padişahın iç organları Kosova sahrasına gömüldü. Cenazesi Bursa'ya nakledilip Çekirge'deki türbesine defnedildi.

MURAD II. (1404-1451)


Osmanlı Hanedanı'ndan altıncı padişah.

I.Mehmed (Çelebi)'nin oğlu. Amasya'da doğdu. II. Murad tahta çıktığı zaman (1421) imparatorluğun iç durumu son derece karışık ve huzursuzdu. Genç hükümdar, önce Bizans tarafından salıverilen amcası Sultan Mustafa ile uğraşmak zorunda kaldı. Bursa üzerine yürüyen amcasını yendi. Sultan Mustafa öldürüldü.

İki ay dört gün devem eden Bizans kuşatması yapıldı (1422). Bizanslılar, İznik'te Şehzade Küçük Mustafa'nın ayaklanması sayesinde kurtuldular. II.Murad, 13 yaşındaki kardeşinin ayaklanmasını da bastırdı.

Aydın ve Menteşe beyliklerine son veren II. Murad, Karaman'la yeniden başlayan bir savaşa girdi, savaşı kazandı.

1425 tarihinde Venedik Savaşı başladı. Almanya ile Macaristan da Venedik'in yanında Osmanlılara karşı savaşa girdi. II. Murad, Selanik'i fethetti (13 Mart 1430). Osmanlılar, üç büyük Avrupa devletine karşı savaşırken, Karamanoğlu İbrahim Bey Osmanlıları arkadan vurdu. II. Murad o sırada Tuna'nın kuzeyinde savaşıyordu. Karamanlılar, Hamid İli'ne (Isparta) girdiler.

II. Murad, Belgrad'ı kuşattı (1439). Bu kaleyi Macarlardan alamadı. Ancak Bosna, Osmanlı hakimiyetine girdi. Yanoş'a İbrahim Bey, Osmanlıların elinde olan Rumeli'yi Macaristan'a teklif ederken, Beypazarı, Akşehir, Beyşehir, Seyitgazi, Bolvadin gibi Osmanlı kasabalarını yağmalıyordu.

II. Murad Segedin Antlaşması'nı imzalayarak Macaristan'la sulh yaptı (12 Temmuz 1444). Aynı günlerde Karamanoğlu ile de sulh yaptıktan sonra Ağustos ayı içinde tahttan çekildi. Tahta II. Mehmed (Fatih) çıktı.

Çocuk yaşta bir hükümdarın tahta çıkması, Avrupa'yı ümide düşürdü. Osmanlılara karşı beşinci bir Haçlı seferi hazırlıklarına başlanıldı.

Kardinal Cesarini, Macaristan ve Polonya kralı Wladislaw'ın Segedin Antlaşması'nda etmiş olduğu yeminin "dinsiz Osmanlılara karşı" bir hükmü olmayacağını söyledi ve Papa adına kralın yeminini resmen bozdu. Macaristan ve Polonya'dan başka Almanya, Fransa ve Venedik, Osmanlılara karşı birleştiler. Osmanlı hakimiyetinde bulunan Eflak Prensliği, Bosna Krallığı ve Dubrovnik Cumhuriyeti de ayaklandılar ve Haçlıların safında yer aldılar. Bu şekilde 100.000 kişilik bir ordu meydana getirdiler.

Haçlılar, Varna'ya, Karadeniz'e doğru Osmanlı topraklarında ilerlemeye başladılar.

Edirne'de toplanan saltanat şurası, Sultan II. Murad'ın yeniden tahta geçmesi için Manisa'dan çağırılmasına karar verdi. Bu karar, Çandarlı Halil Paşa tarafından II. Mehmed'e bildirildi..

Sultan II. Murad, ilk daveti reddetti. Oğlunun otoritesini kırmak istemiyordu. Ancak II. Mehmed'in: "Eğer padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordumuzun başına geçin; yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin" şeklindeki mektubu üzerine, Manisa'dan Edirne'ye hareket etti. Oğlunu tahttan indirmedi. Başkumandan sıfatıyla ordunun başına geçmekle yetindi.

II. Murad, 40.000 kişilik seçkin bir orduyla Balkan dağlarını aşarak Tuna'ya yaklaşmaya başladı. II. Murad, Haçlıları karşılamaya hazırlanıyordu. Osmanlı ordusunun önünde giden bir sipahinin mızrağının ucuna Segedin Antlaşması geçirilmişti.

İki ordu, Varna yakınlarında karşılaştı (10 Kasım 1444). Üstünlüğü Osmanlılara kaptırmak istemeyen Hunyadi Yanoş, derhal Osmanlı sağ kanadına saldırıya geçti. Osmanlı sağ kanadı sarsıldı, çekildi ve bozuldu; fakat zayiat vermedi. Sağ kanadın çekildiğini gören Hunyadi, sol kanada yüklendi. Bu anda Sultan II. Murad'ın çevresindeki komutanlar telaşa kapılmışlardı. Hükümdara geri çekilmeyi tavsiye ettiler. II. Murad, ne geri çekildi, ne taarruz etti. Yerinde kaldı. Sol kanadın hafifçe geri çekilmesini emretti. Bunu gören ve artık zaferi kazandığını sanan düşman, çılgın bir sevinçle Osmanlı merkezindeki birliklere çarptı. Haçlılar, artık Hunyadi'nin hakim olamadığı bir kargaşalık ve kızgınlıkla Osmanlı birlikleri arasına giriyorlardı. Savaşın en kızışmış anında Sultan Murad, kanatların düşmanı çevirmesini emretti. Çembere alındığını farkedemeyen Haçlılar, hızla imha ediliyorlardı. Durumu çok geç anlayan Kral Wladislaw, müdahale etmek istedi, bizzat vuruşmaya katıldı. Fakat kralın şahsını korumakla görevli 50 şövalyeyi öldüren Osmanlılar, Haçlı başkomutanına yaklaştılar. Timurtaş adında bir Osmanlı askeri, kralın atının ayağına balta savurdu; Koca Karaca Ağa da kralın başını kesti. Hunyadi, bozgunu durduramayacağını anlayınca, küçük bir müfreze ile kaçtı. Kaçan birkaç yüz kişiden başka tüm Haçlılar yok edildi. Bu savaşta, Osmanlı şehidlerinin sayısı 150 kişi idi. Düşman ordusundan 80-90 bin kişi esir alınmış, kalanı da öldürülmüştü.

Varna; Macaristan ve Polonya için büyük bir darbe oldu. Macaristan kralı, Polonya kralı, Bohemya kralı ve Litvanya büyük dukası olan Wladislaw'ın öldürülmesi, büyük bir buhrana sebep oldu. Macaristan- Bohemya ile Polonya- Litvanya, bir daha birleşmemek üzere ayrıldı.

Varna zaferinden sonra Sultan II. Murad, ordunun isteği üzerine tekrar tahta geçti. Oğlu Sultan II. Mehmed, Manisa Sancak Beyliği'ne döndü.

Sultan Murad, 1439-1440'da ilk Mora seferini yaptı. Bu ülkeye 1446 yılında ikinci bir sefer düzenledi. Atina'ya geldi. Oradan Korintos'a yürüyerek kaleyi aldı (10 Aralık 1446). Mora'nın merkezi Patras'ı ele geçirdi. Ertesi yıl Arnavutluk seferine çıktı. Bu sefere, oğlu II. Mehmed de katılmıştı.

Varna zaferinden sonra Haçlılar, şanslarını yeniden denemek istediler. Hunyadi Yanoş, Haçlı ordusunun başına geçti. Bu defaki Haçlılar ordusuna Macaristan, Almanya, Polonya, Sicilya, Moldavya ile yeniden ayaklanan Eflak katıldı. 100.000 asker toplandı. Karamanoğlu İbrahim Bey'in gönderdiği alayla birlikte Sultan II. Murad, düşmanla Kosova'da karşılaştı. Yanında, oğlu II. Mehmed de bulunuyordu.

Savaş; 17, 18 ve 19 Ekim (1448) günlerinde üç gün, üç gece devam etti. Bu savaşta Macar alayları, Osmanlılarınkine yakın bir cesaretle döğüşüyorlardı. Ancak, ikinci günün sonunda yorulan, saldırı kabiliyetini kaybeden ve ağır zayiat veren düşman, üçüncü sabah başlarken, 17.000 ölü ve on binlerce esir veren Haçlı ordusu, dağıldı.

İkinci Kosova Savaşı, Avrupa'nın, Osmanlıları Balkanlar'dan sürüp atmak için yaptığı sonuncu teşebbüs oldu.

II. Murad, 3 Şubat 1451 günü sabah vakti Edirne Sarayı'nda vefat etti. Türbesi, Bursa'da Muradiye Camii bitişiğindedir.

Sultan Murad, bilgin, şair ve musikişinastı. Sanat ve ilmi tam olarak korudu. Oğlu zamanında gelişen rönesansın gerçek koruyucusu oldu.

MURAD III. (1546-1595)

Osmanlı Hanedanı'ndan on ikinci padişah.

Babası II. Sultan Selim, annesi Nur Banu Sultan'dır. Manisa'da doğdu. 1574'te babasının ölümü üzerine tahta çıktı. Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa'yı yerinde bıraktı. Sokollu III. Murad'ın kızkardeşi ile evli bulunduğu için padişahın eniştesi oluyordu.

9 Mart 1576'da Fas Arap İmparatorluğu kesin şekilde Osmanlı himayesine girdi. Bu suretle Fas'taki saltanat mücadelesinden faydalanan Osmanlılar, bu ülkeyi tabiyet altına alarak Atlas Okyanusu'na dayandılar. Bu dönemde Ramazan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Portekiz- İspanyol kuvvetlerini birkaç saat içinde yok ettiler. Ülkeye Hıristiyanları çağıran ve onlarla işbirliği yapan III. Muhammed'i Ramazan Paşa muharebe meydanında derhal öldürttü. Atlantik kıyısında başka bir Portekiz donanmasıyla karşılaşan Ramazan Paşa, bu fırsatı kaçırmadı. Sinan Reis'in kumandasındaki Türk donanmasına saldırı emrini verdi. Sinan Reis düşman donanmasını yenilgiye uğrattı; birçok Portekiz kadırgası batırıldı ve binlerce kişi öldürüldü.

Fas'ın Osmanlı tabiyetine girmesi, İspanya için bir hezimet ve Portekiz Devleti için bir son teşkil etti.

Atlantik siyaseti bu şekilde Osmanlı zaferiyle kapanırken, Orta ve Doğu Avrupa'da Osmanlılar Almanya'nın aleyhine büyük kazançlar elde ettiler. Bu kazanç, Polonya'nın Osmanlı himayesine girmesi oldu.

III. Murad devrinde Osmanlı-Venedik münasebetleri oldukça iyiydi. Birkaç defa münasebetler gerginleşti ise de savaş olmadı.

III. Murad devrinde en önemli savaş Osmanlı-İran savaşıdır. 5 Nisan 1578'de İran'a savaş açıldı. 9 Ağustos 1578'de Özdemiroğlu Osman Paşa Çıldır Savaşı'nı kazandı. 24 Ağustosta Kafkasya'nın en büyük şehri olan Tiflis fethedildi. 9 Eylülde Osman Paşa, Safevileri bu defa Koyungeçidi Meydan Savaşı'nda bozdu. Bu zafer de Osmanlılara Şirvan'ı kazandırdı.

Özdemiroğlu Osman Paşa'nın zaferleri, 11 Kasım 1578'de Birinci Semahı ve 27 Kasım 1578'de İkinci Semahı meydan savaşları ile devam etti. 11 Mayıs 1583'te Safevilere karşı Meşaleler Zaferi kazanıldı. 15 Ağustosta Revan fethedildi. Bütün Kafkasya'yı ele geçiren ve Hazar Denizi'nin batı kıyılarına sahip olan Özdemiroğlu, 22 Eylül 1585'te Tebriz'i fethederek Güney Azerbaycan'ı da aldı. Bu zaferler sonucunda Tebriz Osmanlı idaresine geçti. Kafkasya ye Batı İran'da yeni eyaletler kuruldu. 29-30 Ekim 1585 gece yarısı Özdemiroğlu Osman Paşa Tebriz yakınlarında öldü.

21 Mart 1590 İstanbul Antlaşması, 12 yıldan beri devam eden Osmanlı- İran savaşına son verdi. İstanbul Antlaşması Osmanlıların bütün fetihlerini tanıyordu.

Bu devrin en önemli iç olaylarından biri 12 Ekim 1579'da Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa'nın öldürülmesidir. Sokollu bir divan toplantısından çıkarken muhalifleri tarafından hançerlendi. Yerine sırasıyle Damad Ahmed Paşa, Lala Kara Mustafa Paşa ve Koca Sinan Paşa sadrazam oldular. Bunların yerini de sırasıyla Damad Siyavuş, Özdemiroğlu Osman, Mesih, tekrar Siyavuş paşalar aldı. Daha sonra tekrar Sinan, Ferhad, 3. defa Siyavuş, 3. defa Sinan paşalar sadrazam oldu. III. Murad'ın ölümünde Sinan Paşa 3. defa olarak sadareti işgal ediyordu.

III. Sultan Murad 15-16 Ocak 1595 gecesi öldü. İki Osmanlıca, birer Arapça ve Farsça divan ile tasavvuf üzerine bir eser bıraktı. Şiirlerinde Muradi mahlasını kullanırdı. Cenazesi Ayasofya avlusundaki türbesine gömüldü.

MURAD IV. (1612-1640)

Osmanlı Hanedanı'ndan on yedinci padişah.

Babası Sultan I. Ahmed, annesi Kösem Mahpeyker Sultan'dır. İstanbul'da İstavroz has bahçesi köşkünde doğdu. Sultan IV Murad, annesi Kösem Mahpeyker Sultan'ın saltanat naibeliği altında, 10 Eylül 1623 günü, amcası I. Mustafa'nın yerine, Osmanlı tahtına çıktı. Kısa bir süre sonra, 12 Aralık 1624'te Osmanlı - İran savaşı başladı. 3 Nisan 1624'te de sadrazam Kemankeş Kara Ali Paşa idam edildi ve yerine Çerkeş Mehmed Paşa, sadrazam oldu. 28 Mayısta Üsküdar'da ordugahına geçen Çerkeş Mehmed Paşa, 17 Haziranda Üsküdar'dan hareket etti. Önce Abaza'nın ayaklanmasını bastıracak, sonra Bağdad'ı Safevilerden geri alacaktı. Bu işlerin ikisini de başaramadı.

Bunun üzerine Kösem Valide Sultan, mührü Damad Müezzinzade Hafız Ahmed Paşa'ya verdi (8 Şubat 1625).

1625 ve 1626 yılları, İran savaşlarıyla geçti. Bizzat Safevi ordusuna kumanda eden Şah Abbas'a karşı Hafız Ahmed Paşa başarılı olamadı. Bağdad kuşatmasını kaldırmaya mecbur oldu. Bunun üzerine 1 Aralık 1626'da azledildi.

Damad Halil Paşa tekrar sadarete getirildi. Halil Paşa'ya, yeniden ortaya çıkan Abaza meselesini halletmek görevi verildi.

Halil Paşa, 12 Eylül 1627'de Erzurum önlerine geldi. Abaza kaleye kapandı. 15 Ekimden 25 Kasıma kadar 41 gün Erzurum Kalesi'ni kuşatan Halil Paşa, kaleyi düşüremedi. Muhasarayı kaldırtan sadrazam, 24 günde Erzurum'dan Tokat'a geldi. Ordu, Tokat'ta kışlayacaktı. Ancak, Tokat'a geldikten sonra Halil Paşa, Abaza meselesini halletmediğinden dolayı azledildi.

Genç Hüsrev Paşa, sadrazam ve serdar-ı ekrem oldu.

Yeni sadrazam Hüsrev Paşa 6 Eylül 1628'de Erzurum Kalesi'ni kuşattı. Kandırılan Abazalar sadrazamın ordusuna katılmaya başladılar. Abaza Mehmed Paşa için ümit yolları kapandı. Ancak 14 gün muhasaraya dayanabildi. 22 Eylülde affedilip, İstanbul'a gönderilmesi şartıyla teslim olacağını bildirdi. Hüsrev Paşa, teslim şartlarını kabul etti. Bu suretle 6 yıl devam eden Abaza meselesi sona erdi.

IV. Murad Abaza Mehmed Paşa'yı Bosna beylerbeyi yaptı.

Hüsrev Paşa, 9 Temmuz 1629'da Ordu-yu Hümayun ile Üsküdar'dan İran seferine hareket etti.

Hüsrev Paşa, Bağdad'ı alamadı. Bunun üzerine 25 Ekim 1631'de azledildi. Hafız Ahmed Paşa, tekrar sadrazam oldu.


10 Şubat 1623'de İstanbul'da gösteriler başladı. Devlet için küçük ölçüde bir gaile olan bu ihtilal, Hüsrev Paşa'nın adamlanndan Damad vezir Topal Recep Paşa tarafından düzenlenmişti. Ayaklananların bahanesi, IV. Murad'ın Hüsrev Paşa'nın katlini emretmiş olmasıydı; gayeleri ise padişahı yanlış yola sürüklediklerini iddia ettikleri 17 devlet adamının katli idi. IV. Murad'ın buna yanaşmayacağını anlayan asiler, 10 Şubat günü saray kapılarına dayandılar ve padişahtan yüzyüze görüşme istediler. 19 yaşındaki IV. Murad asilerin karşısına çıktı. "On yedi muteber erkan-ı devleti bize ver, pareleyelim" diyen asilerin tek tek söz söylemeyip bağrıştıklarını gören IV. Murad, kızarak içeri girdi. Bunun üzerine zorbalar, Veliaht Süleyman'ın lehine nümayiş yaptılar.

Zorba başı olan Topal Recep Paşa sadrazam oldu. Saklanmış olan şeyhülislam Yahya Efendi'nin yerine Ahizâde Hüseyin Efendi meşihat makamına geçti.

Diğer taraftan Diyarbakır beylerbeyi Mustafa Paşa, aldığı emirle Hüsrev Paşa'nın sığındığı konağı topa tutturdu. Karşı koyamayacağını anlayan Hüsrev Paşa teslim oldu. Konağa gelen cellatlar tarafından başı kesildi. Kesik baş, 11 Mart 1632 günü İstanbul'a getirilip sarayın önünde teşhir olundu.

Bu arada sadarete getirilen Damad Topal Recep Paşa 18 Mayıs 1632 sabahı IV. Murad'm emriyle öldürüldü. Tabanıyassı Mehmed Paşa sadrazam oldu. Ancak zorbalar, tamamen sinmediler. 21 gün sonra, padişahın ellerine geçmiş olan devlet idaresini ondan almak için yeni bir teşebbüste daha bulundular.

Zorbalar, 8 Haziran sabahı Atmeydanı'nda toplandılar. Ele geçirdikleri görevlerin beratlarını istiyorlardı. Bunun üzerine IV. Murad, Divan'ı ve ulemayı fevkalade bir toplantıya çağırdı. Yeniçeri ve sipahi ağalarını çağırttı. Emirlerinden kılpayı dışarı çıkmayacaklarına Kur'an üzerine yemin ettirdi. Bu yemini zabta geçirtip imzalattı. Ağalar, içlerindeki zorbaları teslim edeceklerini ve aralarında barındırmayacaklarını yeminle teyid ettiler.

IV. Murad'ın gerçek saltanatı bundan sonra başlar. Bugüne kadar geçen müddet, Kösem Mahpeyker Valide Sultan'ın naibeliği ve gerçekte zorbaların iktidarıyla geçmişti. IV. Murad devlet idaresini tam manasıyla eline aldı. Annesini devlet işlerinden uzaklaştırdı. Saray'daki dairesinden dışarı çıkartmadığı gibi, en küçük siyasi işlerle uğraşmaktan da men etti.

2 Eylül 1633'te çıkan yangın, İstanbul şehrinin gördüğü en büyük felaketlerden biridir. Cibali'den çıkan yangın hızla yayıldı. 24 saat içinde, Marmara ile Haliç ve surlar arasında kalan asıl İstanbul'un beşte biri yandı. 20.000 ev, birçok konak, medrese, cami mahvoldu. IV. Murad yangına sebep olduğu bahanesiyle bütün kahvehaneleri kapattığı gibi, evlerde dahi tütün içilmesini yasak etti. Bu arada sadrazam Tabanıyassı Mehmed Paşa serdar tayin edilerek İran seferine memur edildi. Ayrıca Lehistan'ı vecibelerini yerine getirmeye mecbur etmek için, Bosna beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa'ya Leh topraklarına girmesi emredildi. Vidin'e gelen paşa, burada kendisini bekleyen Kırım, Eflak ve Boğdan birliklerini de beraber alarak Lehistan'a girdi. Büyük ölçüde esir ve ganimet alıp İstanbul'a gönderdi. İstanbul'a gelen Lehistan elçisi Trzebinski, sulh istedi. Yıllık vergi ödemek ve Dinyester (Turla) üzerindeki Leh kaleleri yıkılmak şartıyla Divan, sulh isteğini kabul etti.

Ancak Varşova, bu defa da taahhütlerini yerine getirmedi. Bunun üzerine Lehistan'a savaş açıldı. 8 Nisan 1634 günü IV. Murad, Davud Paşa ordugahına geçti. 15 Nisanda da hareket etti. 27 Nisanda Edirne'ye geldi. Ancak Lehistan'ın sulh istemesi üzerine sefer yarıda kaldı. Edirne'den İstanbul'a gelen IV. Murad, 5 Ağustos 1634'te içki yasağı koydu. Kahvehanelerden sonra meyhaneler de kapatıldı hatta yıktırıldı.

28 Mart 1635'te IV. Murad ilk İran seferine çıktı. Bu sırada sadrazam Mehmed Paşa, Erzurum'da padişahı bekliyordu. Orduda sadrazama ait görevleri vekaleten vezir Murtaza Paşa yerine getiriyordu. Ancak IV. Murad bu sıralarda 4 kardeşinden ikisinin hayatına kasdetmeye karar vermişti. Vellaht Şehzade Süleyman'la Şehzade Bayezid'in idamları için İstanbul'a emir yollandı.

IV. Murad'ın iradesi İstanbul'da 26 Ağustos 1635 günü yerine getirildi. Bu sırada Revan'ı ele geçiren Osmanlı kuvvetleri dönüş yolundaydı.

2 Şubat 1637'de sadrazam Tabanıyassı Mehmed Paşa azledildi ve Damad Bayram Paşa sadarete geçti.

26 Ağustos 1638'de sadrazam Damad Bayram Paşa'nın ölümü üzerine Musul beylerbeyisi vezir Tayyar Paşa, sadrazam oldu.

IV. Murad, ikinci İran seferine bu dönemde çıktı. 1638 yılının Ekim ayında Bağdad önlerine geldi ve Bağdad kuşatmasına başladı. Kuşatmanın şiddetli bir anında sadrazam Tayyar Mehmed Paşa, şehid oldu (23 Aralık 1638). Kapdan-ı derya vezir Kemankeş Kara Mustafa Paşa, sadrazam oldu. 25 Aralık 1638'de Bağdad fethedildi.

IV. Murad 12 Haziran 1639'da İstanbul'a döndü. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, serdar-ı ekrem sıfatıyla bir müddet daha İran cephesinde kaldı. İran ile Kasr-ı Şirin Antlaşması yapılınca 5 Ocak 1640'ta o da İstanbul'a döndü.

16 Temmuz 1639'da Osmanlı Devleti ile Venedik arasında İstanbul Antlaşması yapıldı.

Sultan IV. Murad'ın bütün imparatorlukta yasak ettiği içkiye ve sefahate düşkün olması, vücudunu yıpratmıştı. Tutulduğu hastalığı gittikçe ağırlaşan IV. Murad, 8 Şubat 1640 tarihinde öldü.

MURAD V. (1810-1905)

Osmanlı Hanedanı’ndan otuz üçüncü padişah.

Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevkefza Kadınefendi'dir. Öğrenimini özel olarak görmüş, Arapça, Farsça ile Fransızca öğrenmiştir. Amcası Sultan Abdülaziz'in 1863 Mısır ve 1867 Avrupa seyahatlerine katıldı. Bu gezilerde davranışları ile takdir topladı. Fransız maşrık-ı azamının delaleti ile Mason locasına girdi, İstanbul locası reisi Cleanthe Scalieri ile dostluk kurdu. Avrupa seyahatinden sonra Kurbağalıdere'deki köşkünde dış dünya ile temaslarını devam ettirerek oldukça serbest bir hayat sürdü. Ali Paşa'nın ölümünden sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti mensupları tarafından, Sultan Abdülaziz'in yerine tahta çıkarılmak için çalışıldı. Ancak içkiye fazla düşkünlüğü asabını da tahrip etmiş bulunuyordu. Bu sebeple, Mütercim Rüştü Paşa sadrazam, Hüseyin Avni Paşa, serakser, Hayrullah Efendi şeyhülislam, Midhat Paşa Meclis-i vükelaya dahil ve Kayserili Ahmed Paşa Bahriye nazırı olarak yeni hükumette görev aldıkları vakit, gayelerinin Sultan Aziz'i tahttan indirmek ve onu hükümdar yapmak olduğunu bildirdikleri zaman, V. Murad duyduğu heyecanla ilk hastalık belirtisini göstermiştir. Bununla beraber darbeci kabine üyeleriyle temaslarını kesmemiş ve hal' programını adım adım takip etmiştir.

29 Mayıs 1876 günü Hüseyin Avni Paşa'nın arabası ile Bab-ı Seraskeri'ye getirildi. Murad Efendi, burada yapılan törenle V. Murad unvanı ile Osmanlı padişahı ilan edildi.

Bu saltanat değişikliği yurt içinde ve dış ülkelerde, özellikle de İngiltere ve Fransa'da iyi karşılanmış, olumlu tesirler yaratmıştır. Ancak Sultan V. Murad'ın tahta çıkmasını sağlayan Hüseyin Avni Paşa da öteki arkadaşlarını aradan çıkartarak tam bir dikta kurmak hevesine kapılmıştır. Midhat Paşa ile Süleyman Paşa'nın temin etmeye çalıştıkları parlamentonun açılması fikrine ise öteki işbirlikçiler katılmadıklarından Meşrutiyet'in ilanı geri kaldığı gibi, Cülus hatt-ı hümayununda bu konuya ancak temas edilerek geçiştirilmiştir. Hüseyin Avni Paşa, yeni hükümdar üzerindeki etkisi ile Mabeyn'e alınacak memurların tayinlerine de müdahale etmiş; bu durum, V.Murad'da büyük gerginlik yaratmıştır. Gösterişli bir biçimde tahta geçiş, silah ve süngü sesleri arasında yapılan biat törenleri, padişahlığının ilk günlerde getirdiği yorgunluklar V.Murad'ın sıhhi durumunu, biat töreninden itibaren iyice bozmuştur. Tahta çıkışının 6. günü, amcası Sultan Aziz'in ölümü de bozuk asabını iyice sarsmıştır. Cinnetin ilk belirtileri de hükümdarı ziyarete gelen devlet büyüklerini kucaklayıp öpmesi olmuştur. Bunun üzerine Sultan Aziz'in öldüğü günün akşamı özel hekimlerin tavsiyesine uyularak Dolmabahçe Sarayı'ndan Yıldız Köşkü'ne götürülmüştür. Bu sırada Midhat Paşa'nın Soğanağa'daki konağında, Hüseyin Avni Paşa'nın öldürülmesiyle sonuçlanan Çerkeş Hasan olayı, işbirlikçileri kuvvetli bir destekten mahrum bırakmış, padişahın hastalığı da halk arasında iyice yayılmıştır.

Sultan V. Murad, devamlı başağrılarından şikayet ediyordu. İyileşme ihtimalinin pek az olduğu sonucuna ulaşılınca ve artık ümit kesilince, V.Murad'm tahttan indirilmesine karar verildi. Veliahd Abdülhamid Efendi ile temasa geçmeye Midhat Paşa memur edildi. Midhat Paşa Veliahdden pek ümit bağladığı Kanun-i Esasi'yi ilan edeceği vaadini aldıktan sonra verilen fetva ile Sultan V.Murad, üç ay, üç gün süren sözde bir saltanattan sonra, 31 Ağustos 1876 günü Osmanlı tahtından indirilmiş oldu.

Yeni hükümdar II. Abdülhamid'in kardeşini kendi saray mensupları dışında kimseyle temas ettirmeyecek şekilde adeta hapsettirmesi V.Murad'ı sevenler arasında tepkiyle karşılandı. Annesi Şevkefza Kadınefendi, oğlunu büyüler, tütsüler ve muskalarla iyileştirmeye çalışıyordu, öte yandan onu Avrupa'ya kaçırmak veya yeniden tahta çıkarmak isteyenler de birtakım teşebbüslere kalkıştılar. Bunların ilki Aralık 1876'da V.Murad'ı oğlu Salahaddin Efendi ile birlikte Avrupa'ya kaçırma teşebbüsü oldu.

1877'de Ali Suavi tarafından, 1878 Temmuzunda ise Scalieri ve Aziz Bey Komitesi'nin teşebbüsüyle Avrupa'ya kaçırılmak istendi. Bütün bu teşebbüsler Sultan II. Abdülhamid'in aldığı ciddi tedbirlerle, bir sonuç vermedi. Sultan V. Murad, bundan sonra 28 yıl Çırağan Sarayı'nda gözaltında yaşadı. 28 Ağustos 1905 Pazartesi günü vefat etti.

MURAD PAŞA (KUYUCU) (?-1611)

 Osmanlı sadrazamı.

Hırvat olduğu söylenir. Devşirme olarak Saray'a girdi. Eğitimini Enderun'da tamamladıktan sonra, Mahmud Paşa'nın kethüdası oldu. Daha sonra Mısır'da mirliva olan Murad Paşa, 1576'da Yemen beylerbeyliğine getirildi. Yemen'de bulunduğu sırada büyük servetler edindiği gerekçesiyle İstanbul'a çağırıldı. Bir süre Yedikule zindanlarında hapsedilen Murad Paşa, daha sonra affedilerek Trablusşam'a tayin edildi. 1585 Tebriz seferine katıldı. Bu seferde İranlılar tarafından esir edilen Paşa, 1590'da özgürlüğüne kavuştu. Aynı yıl Kıbrıs ve Şam beylerbeyiliğine getirildi. 1595 Haçova Meydan Savaşı'na katıldı. 1605' de dördüncü vezir olarak Divan'a girdi. Avusturya savaşlarında gösterdiği yararlıklar üzerine, serdar oldu (1606).

Zitvatorok Antlaşması'nı imzalayan Murad Paşa, aynı yıl sadrazamlığa getirildi. Bundan sonra Anadolu'daki Celali ayaklanmalarını bastırmaya memur edildi.

Anadolu'ya geçen paşa, önce Canbulatoğlu Ali Paşa’yı yenerek kuvvetlerini kılıçtan geçirtti. Murad Paşa'yı da etkisiz hale getirerek Celaliler karşısında önemli başarılar kazandı. Bazen kurnazlıkla, bazen asker gücüyle ele geçirdiği ayaklananları hiçbir ayırım yapmadan kılıçtan geçirir, sonra açtırdığı kuyulara gömdürürdü. Bu yüzden "Kuyucu" lakabıyla anılmıştır. Daha sonra İran savaşlarına son vermek için, İran üzerine yürüdü. Şahın ordusuyla Acıçay denilen yerde karşılaşan Murad Paşa, savaşa girmekten çekinerek, kışı geçirmeye, Diyarbakır'a döndü. Doksan yaşın üzerindeki Paşa, burada öldü (1611). Cenazesi İstanbul'a getirilerek Vezneciler'deki türbesine gömüldü.

MUSTAFA I. (1592-1639)

Osmanlı Hanedanı'ndan on beşinci padişah.

Babası Sultan III. Mehmed'dir. 1617'de tahta çıktı. Sultan I. Mustafa, ağabeyinin saltanatı boyunca her an, cellat tehdidi altında yaşamış, bu sebeple şuuru bozulmuştur. Tedavisi de imkansızdı. Kösem Sultan'ın ocak ağalarını elde etmek için büyük servetler dağıtması, netice vermedi. Kösem Sultan'ın zekası ve sertliğinden çok çekindiği üvey oğlu II. Osman tahta geçirilmek üzere Sultan I. Mustafa, hal'edildi. Sultan I. Mustafa'nın birinci saltanatı 3 ay, 4 gün sürmüştü.

Akli dengesizlikler gösteren hükümdar, şeyhülislam Esad Efendi'nin "Şuuru yerinde olmayanın hilafeti caiz olmayacağına" dair fetvasıyla tahttan indirildi. Sadaret kaymakamı vezir Sofu Mehmed Paşa'nın teşebbüsüyle bu iş hiçbir gürültü olmadan gerçekleştirildi; Sultan I. Mustafa tekrar dairesine döndü.

Ancak Sultan II. Osman'ın katliyle 4 yıl sonra, bu defa Veliahd Şehzade Murad'ın (IV. Murad) hakkı çiğnenerek I. Mustafa tekrar tahta çıkartıldı.

Sultan II. Osman'ın katli, Davud Paşa'yla adamlarının marifetiydi. Davud Paşa sadareti 24 gün muhafaza edebildi. Mere Hüseyin Paşa 13 Haziranda Davud Paşa'nın yerine sadrazam olmuş ve 8 Temmuza kadar ancak 25 gün iktidarda kalabilmiştir.

Sadaret değişikliğinden 8 gün sonra 21 Haziranda geçen bir olay, bütün İstanbul halkını tesiri altında bıraktı ve Sultan II. Osman faciasının sorumlularının mutlaka cezalandırılmaları yoluna gidilmekten başka çare olmadığı anlaşıldı. Sultanahmed Olayı adı verilen bu olayda bir sipahi 80 askeri öldürüp, yaraladıktan sonra ele geçirildi. Sultanahmed Olayı'ndan 3 gün sonra 24 Haziranda Sultan I. Mustafa, eski usul üzerine Cuma selamlığına çıktı. Sultan Osman'ın yaptığı kıyafet inkılabı terkedildi. 30 Haziranda Mere Hüseyin Paşa'nın Sultan II. Osman'ı tutan ilmiye sınıfını cezalandırmak için bazı evkaf gelirlerini Hazine'ye alması imparatorluktaki yüzlerce sosyal hayır eserinin ve abidenin parasız, bakımsız kalmasına ve mahvolmasına sebep oldu.

Mere Hüseyin Paşa, 7 Temmuz gecesi Yeniçeri Ağası Deli Derviş Ağa'yı azledip Mudanya'ya sürdü. Kapıkulu askerinin bir kısmını şu veya bu bahaneyle İstanbul'dan çıkarttığı için aleyhindeki memnuniyetsizlik fazlalaştı. 8 Temmuz sabahı Kapıkulu ocakları, sadrazamın değiştirilmesi için Valide Sultan'a heyet gönderdiler. Valide Sultan, teklifi kabul etti. Heyet ile karşı karşıya konuştu. Bundan sonra Mere Hüseyin Paşa azledildi ve Lefkeli Mustafa Paşa, sadarete getirildi.

Mustafa Paşa'nın sadareti, 2 ay 14 gün sürdü. 21 Eylülde azledildi. Bunun üzerine 2. vezir Gürcü Mehmed Paşa, sadrazam oldu. I. Ahmed devrinde iki defa sadaret kaymakamlığı yapan Mehmed Paşa, tecrübeli bir vezirdi.

Mehmed Paşa 21 Eylülde iktidara geldiği zaman, II. Osman faciası bütün imparatorluğa yayılan bir memnuniyetsizlik doğurmuş bulunuyordu. Anadolu'dan, halkın yeniçerilere karşı çok kötü hareket ettiği haberleri geliyordu. Katillerin cezalandırılmamış olması, halkta aşırı bir teessür ve gazab uyandırmıştı. Bu arada 1 Ekimde vezir Damad Receb Paşa'nın donanmayla Karadeniz'den 500 Kazak esiriyle İstanbul'a gelmesi, halkı bir müddet meşgul etti. Fakat 17 Kasımda Erzurum beylerbeyisi Abaza Mehmed Paşa'nın Sultan II. Osman'ın intikamını almak üzere ayaklandığı haberi bütün İstanbul'a yayıldı. Bu Anadolu'da son haftalar içindeki hareketlerin en önemlisiydi.

Bu sırada Anadolu'da yalnız valiler değil, halk da Sultan II. Osman'ın intikamının alınmasını istemekte ve Sultan I. Mustafa'nın saltanatının gayr-ı meşru olduğunu iddia etmekte idiler.

Kapıkulu sipahileri, 31 Aralık 1622'de Sultan II. Osman'ın kan davası için tekrar ayaklandılar.

Sultan I. Mustafa, iyice şuurunu kaybetmiş; saray dairelerinin kapılarını vuruyor, Sultan Osman'ı arıyordu. Bayram tebrikinde padişahın yalnız ilmiye sınıfına ayağa kalkıp diğer sınıfların tebrikini tahtında oturduğu halde kabul etmesi kanun ve gelenekti. Sultan I. Mustafa'nın bütün gelenleri ayakta karşılaması ve oturmayı reddetmesi de deliliğini göstermektedir.

1622 yılının son günleri yaklaşırken Abaza ihtilali de Anadolu'da gerçek bir yaygınlık kazanmıştı. Divan, Paşa'yı Sivas'a tayin ettiğini, derhal Erzurum'u bırakıp Sivas'a gitmesini bildirmiş, Erzurum'a eski Diyarbakır beylerbeyisi Mustafa Paşa'yı yollamak istemişti. Fakat Abaza Paşa 17 Kasımda Erzurum'dan çıkmak niyetinde olmadığını ve Mustafa Paşa'yı şehre kabul etmeyeceğini bildirdi. 23 Aralıkta yeniçeriler, tehlikenin nereden geldiğini anlayıp toplu halde Divan'a gittiler ve Abaza işinin halledilmesini istediler.

Bunun üzerine Valide Sultan, Abaza'nın Erzurum'dan azledildiğini bildirdi. Bu kararın uygulanması, yani Abaza'nın Erzurum'dan atılması gerekiyordu. 2 Ocak 1623'de Sipahiler topluca Divan-ı Hümayun önüne geldiler. Bu sırada I. Mustafa'dan bir hatt-ı hümayun geldi. Asilere okunan bu hatt-ı hümayunda "Sultan Osman'ı ben katl olsun demedim. Davud Paşa öldürdü, katilleri kim ise haklarından gelinip katlolunsun." deniliyordu. Hattın ayaklanmadan korkan Valide Sultan tarafından yazdırıldığı veya bazı saray mensupları tarafından yazdırtıldığı ve Sultan I. Mustafa'nın haberi bile olmadığı kesindir. Hattın okunması üzerine sipahiler, katilleri aramaya başladılar. Akşama doğru, Sultan Osman'ın katillerinden Cebecibaşı Kara Mezak Çavuş ele geçirildi ve öldürüldü.

7 Ocakta toplanan Divan-ı Hümayun Davud Paşa'nın idamı için karar verdi.

Halk, padişah katili diye andığı Davud Paşa'nın Yedikule yolundaki çeşmede idamını istiyordu. Yedikule'ye giderken Sultan Osman'ın susayıp bu çeşmeden bir tas su içmesi, halk üzerinde unutulmaz bir intiba bırakmıştı. Çeşme başına getirilen padişah katili ise ceplerinden Sultan I. Mustafa'nın hatt-ı hümayunu, Rumeli ve Anadolu kazaskerinin fetvalarını çıkarıp, bunların hükmünü icra etmekten başka bir suç işlemediğini söylüyordu. Çeşme önünde büyük bir kavga başladı ve Davud Paşa ata bindirilip Orta Camii 'ne götürüldü. 8 Ocak günü Davud Paşa boğduruldu. Böylece padişahın hattı ve Divan'ın emri icra edilmedi.

Gürcü Mehmed Paşa'nın sadareti, 5 Şubat 1623'e kadar sürdü. Mehmed Paşa'yı düşürmek için yalnız Valide Sultan değil eski sadrazam Mere Hüseyin Paşa da çalışıyordu. İkisi de yeniçeri ve sipahilere büyük rüşvetler dağıttılar. 5 Şubat günü Divan toplantısından çıkan Mehmed Paşa, Kapıkulu zorbalarının aleyhte toplanmaları ve tahrik edici sözleri üzerine, sarayına gitmekten vazgeçti. Derhal Saraya gidip mühr-i hümayunu Valide Sultan'a vererek istifa etti. Bunun üzerine zorbalar şefleri Mere Hüseyin Paşa'yı seçtiler.

13 Martta Erzurum'dan gelen bir haberci ihtilalin kuvvetlendiğini Divan önünde anlattı. Abaza Mehmed Paşa vergileri kendi hesabına topluyordu. 15.000 kişilik bir ordusu vardı. Maraş beylerbeyisi Yusuf Paşa ile Sivas beylerbeyisi müstakbel sadrazam Tayyar Mehmed Paşa ve daha birçok beylerbeyi ve sancak beyi İstanbul'dan değil, Erzurum'dan emir alıyorlardı. Abaza Paşa, Erzurum'dan Ankara'ya gelmiş, katılan beylerbeyilerle beraber kuvveti 40.000 kişiyi bulmuştu. Ankara Kalesi Abaza'ya mukavemet etmiş, bunun üzerine Abaza, Bursa'ya ve oradan baharı beklemek üzere Niğde'ye çekilmişti.

30 Ağustos 1623'te Mere Hüseyin Paşa iktidardan düştü. Paşa, herkesin nefretini kazanmıştı. Fatih Camii'nde şeyhülislam Yahya Efendi'nin de katılmasıyla toplanan ulema şimdiye kadar bir kadıya dayak atılmasının görülüp işitilmemiş bir şey olduğunda birleşti ve Mere'nin katli vacib olduğuna dair fetva imzaladı. Mere'den rüşvet alan yeniçeriler, Fatih Camii'ne geldiler. Ulema'ya dağılmalarını ihtar ettiler. Ulema bu ihtara kulak asmadı. Bunun üzerine yeniçeriler ulemayı zorla camiden çıkardılar. Olay sırasında ilmiyeden birkaç kişi yaralandı ve öldü. Zorla camiden çıkartmak hadisesi de şimdiye kadar Osmanlı tarihinde görülmemişti. Bunun üzerine Abaza Mehmed Paşa'yı desteklemeye karar veren ulema Mere'ye ve yeniçerilere karşı şiddetli bir muhalefete girişti. Fatih Camii olayından çok müteessir olan halk, ilmiye sınıfını tutuyordu. Mere, muhaliflerini sokakta öldürtüp denize attırmak gibi hareketlerle muhalefeti korkutacağını sanıyordu. Ulemanın ileri gelenlerinden birkaç kişiyi de sürmüştü. Sipahiler de muhalifler arasındaydı ve soygun furyasında yeniçerilerden daha az pay almış olmaktan dolayı müteessirdiler.

Mere, yeniçerilere sipahileri kanlı bir şekilde sindirmek için yeniden mansıblar, rüşvetler dağıttı. Ancak sadrazamın niyetini öğrenen sipahiler, ayaklandılar. Yeniçeri kethüdası Ladikli Bayram Ağa yeniçeri subaylarını topladı. Sipahilerle kanlı bir olay çıkardıkları takdirde bütün kuvvetlerin yeniçerilere karşı vaziyet alacağını söyledi. Bunun üzerine yeniçeriler sipalilerle kavgadan vazgeçerek sadrazamın değiştirilmesi için onlar, ulema ve bütün halkla işbirliği yapmaya karar verdiler. Mere'nin dağıttığı rüşvetler boşa gitti. Bundan sonra Mere Hüseyin Paşa, mühr-i hümayunu Valide Sultan'a göndererek istifa etti.

Ispartalı Kemankeş Kara Ali Paşa sadrazam oldu. Ali Paşa, Sultan I. Mustafa'yı tahttan indirmenin zamanı geldiği hususunda ulema ve halkla aynı fikirdeydi. Eski sadrazamlardan Damad Halil ve Gürcü Mehmed paşalar bu iş için Ali Paşa'yı teşvik ediyorlar, tahta çıkacak olan Veliahd Murad'ın annesi Kösem Mahpeyker Haseki de el altından büyük faaliyet gösteriyordu. Yeni sadrazam Ali Paşa, 11 günlük bir müzakere ve çalışmadan sonra, Sultan I. Mustafa'nın tahttan indirilmesi için herkesle mutabık kaldı. Bu suretle I. Mustafa'nın 2. saltanatı da sona erdi. IV. Murad'ın saltanatının sonunda doğru eceliyle ölüp Ayasofya avlusuna gömüldü.

MUSTAFA II. (GAZİ) (1664-1703)

Osmanlı Hanedanı'ndan yirmi ikinci padişah.

Babası Sultan IV. Mehmed, annesi, Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. İstanbul'da doğdu. Amcası II. Ahmed'in ölümü ile tahta çıktı (1695).

Sultan II. Mustafa, iyi eğitim görmüş, şair, musikişinas, hattattı. Şehzadeliğinde gördüğü hadiselerden çıkardığı tecrübelerle devlet idaresini vezirlere emanet etmemeye kararlıydı. Gayretli ve kahramandı. Devletin derdine çare bulmak için elinden geleni yapmaya hazırdı. Ancak, tahta çıktığında Osmanlı ordulan dört cephede savaşıyorlardı.

Bu sırada Venediklilerle İzmir açıklarındaki Koyun Burnu ve Sakız Adası çevresinde geçen deniz savaşları Osmanlıların lehine sonuçlanmıştı. Kaptan-ı derya Mezamorta Hüseyin Paşa, Venedik, Papalık, Malta ve Toskana müşterek Haçlı filosunu Ege Denizi'nden atmıştı. Bu arada düşmanın eline geçen Sakız Adası da 5 ay sonra yeniden Osmanlıların eline geçmişti.

Ege Denizi'nde Venediklilerle savaşılan II. Mustafa'nın ilk günlerinde, 1695 başlarında, Kırımlılar da yeniden Lehistan'a girmişlerdi. Kral Sobiesky, iyi Türkçe bilen Brianowsky'yi sulh müzakeresi için Bağçesarayı'na göndermişse de, bundan bir sonuç alamamıştı. Bunun üzerine Selim Giray Han sonradan kalgay olan 3. oğlu Şehbaz Giray'ı 70.000 atlı ile Lehistan'a gönderdi. Şehbaz Giray, Lwow (Lemberg) banliyölerine kadar Galiçya'yı çiğnedi. Birçok yer tahrip edildiği gibi 30.000 de esir Kırım'a getirildi. Venedik, Ege Denizi'nde yeniden faaliyete geçmişti. 77 parçalık Venedik donanması Sisam Adası açıklarına geldi. Düşmanı karşılamak için 14 Eylülde hareket eden Mezamorta Hüseyin Paşa 17 Eylülde Venedik donanmasını buldu. Türk toplarının ateşi karşısında Venedik donanması, karanlığın basmasından faydalanarak Midilli açıklarına çekildi. 19 Eylülde kaptan-ı derya Venedik donanmasını bu sularda da yakaladı. Meydana gelen çatışmada birçok gemi battı; bir kısmı da hasara uğradı. Bunun üzerine düşman donanmasında panik başladı. Venedik donanması kaçmaya kalktı. Ancak kaçarken bir gemisi daha battı ye 10 gemisi bir daha kullanılmayacak derecede ağır hasara uğradı. Osmanlıların hiç zararı yoktu. "Yara muharebesi" denen bu vuruşmada 300 Türk şehid ve yaralısı olduğu halde 5.000 düşman öldü. Bu büyük zaferden sonra Venedik, Ege Denizi'nde herhangi bir başarıdan ümidini kesti.

Sultan II. Mustafa, Sakız zaferini haber aldıktan birkaç gün sonra, 2 Mayıs 1695'te Sürmeli Ali Paşa'yı azletti ve Elmas Mehmed Paşa'yı sadarete getirdi.

25 Mayısta II. Mustafa, pek sevgili hocası Erzurumlu Feyzullah Efendi'yi saltanatının sonuna kadar muhafaza edeceği meşihat makamına getirdi.

Sultan II. Mustafa, Elmas Mehmed Paşa ile beraber 30 Haziran 1695'te Avusturya cephesi için, Edirne'ye hareket etti. Bu sefere şeyhülislam Hacı Feyzullah Efendi de katılıyordu. Padişahın bizzat ordunun başına geçmesi orduda büyük güç kaynağı olmuştu. Bu savaşta Avusturyalıların tahkim ettiği Lippa alınmış, Lugos üzerine harekete geçilmişti. Avusturya ordusu Lugos'u vermemek için Osmanlı ordusuyla karşılaştı ise de, II. Mustafa ordunun ön saflarında bizzat vuruşarak üç saat içerisinde mutlak bir galibiyet kazanmıştı. Bu, I. Viyana bozgunundan sonra kazanılmış en büyük zaferdi. II. Mustafa'ya Gazilik unvanı verildi.

Osmanlı ordusu İstanbul'a dönerken Ruslar üçyüz bin kişilik bir kuvvetle Azak'ı kuşattılar. Ancak üç aylık bir kuşatmadan sonra büyük kayıplarla çekilmek zorunda kaldılar. Beş yıl sonra Ruslar, hazırladıkları büyük bir donanma ile (3 Haziran 1696), Azak Kalesi'ni muhasaraya başladılar. Azak garnizonu henüz değiştirilmemiş ve kale tamir edilmemişti. Onun için kalenin akıbeti tehlikedeydi. Bunun üzerine İstanbul'dan kuvvetler sevkedilmiş, fakat çok geç kalınmış, muhasara başlamış ve gelişmişti. Kale iki aylık bir savunmadan sonra 6 Ağustosta teslim oldu.

II. Mustafa devrinde cereyan etmiş en önemli olay Avusturya ile yapılan ve Osmanlıların kesin mağlubiyetiyle sonuçlanan Osmanlı-Avusturya savaşıdır. Bu savaşta Osmanlı kuvvetleri, biraz da komutanların kendi aralarındaki anlaşmazlıkları yüzünden Avusturya'nın meşhur generali Prens Ojeni komutasındaki kuvvetlere yenilmiş ve meşhur Karlofça Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır. Karlofça Antlaşması'yla Osmanlıların Avrupa'da yayılma devri sona ermiş ve gerileme devri başlamıştır.

Macaristan'ın kaybı ve netice itibariyle bütün savaşın Osmanlı yenilgisiyle bitmesine sebep olan Zenta bozgunu, Osmanlı tarihinin en kötü olaylarından biridir.

II. Mustafa saltanatının barış yıllarında bazı ıslahatlar yapmak gerektiğine inanıyordu. Devlet adamları arasında kıyasıya bir çekişme vardı. Şeyhülislam Feyzullah Efendi bütün iktidarı elinde bulunduruyordu. Onun tasvibi alınmadan hiçbir şey yapılamıyordu. Sonunda yine onun oyunlarıyla 1702'de sadrazamlığa getirilen Rami Mehmed Paşa derhal büyük çapta faaliyete girişti. Bütün imparatorlukta asayiş meselesini ele aldı. Hac yollarını düzeltti. Vergilerde ıslahat yaptı. Göçebe aşiretlere toprak dağıtıp yerleştirdi. Bayındırlık eserleri yaptırdı. Eski binaları tamir ettirdi. Selanik ve Bursa'daki büyük dokuma fabrikalarını yenileştirdi, genişletti. Üretimlerini arttırdı. Avrupa kumaşlarının imparatorluğa ithalini yasakladı. Kapıkulu ocaklarını sık sık teftiş ettirdi ve yolsuzluklara engel olmaya çalıştı. Bütün bu ıslahatı, kendisine birçok düşman kazandırdı. Bilhassa asker olmaması, sivil idareden gelen nadir sadrazamlardan biri bulunması, tenkid edildi. Üstelik artık herkesin sevgisini kaybetmiş olan Feyzullah Efendi tarafından iktidara getirildiği için, Rami Paşa yıpranıyordu. Büyük diplomat ve devlet adamı, daha sadaretinin ilk aylarında bu ortam içinde bunaldı. 49 yaşında genç, bilgili, azimli bir adamdı. Devletin iç bünyesindeki bozuklukların mutlaka düzeltilmesinin şart olduğunu kavramıştı. Feyzullah Efendi ile arası açıldı. Şeyhülislamın kendisinden önce ve sonra hiçbir şeyhülislamda görülmedik derecede nüfuz kazanması ve kendisine sorulmadan bir şey yapılmaması Rami Paşa'yı bıktırdı.

Rahmi Paşa, Feyzullah Efendi'nin her makamı akrabası ve adamları ile doldurmasına razı olabilecek bir adam değildi. Ulema, kendilerine bütün yüksek görevleri kapatan bu görülmemiş şeyhülislama can düşmanı haline gelmişlerdi. II. Mustafa'nın bu derecede gafleti şaşırtıcıdır. Zenta ve Karlofça'dan sonra tamamen ye'se düştüğünü gösteriyordu.

Edirne, padişahın daima bu şehirde oturmasının nimetlerini topladığı için sakindi. Fakat İstanbul, yukarıda sayılan birçok sebepten dolayı kaynıyordu. Nihayet huzursuzluk sipahilere ve yeniçerilere de sirayet ederek "Edirne Vakası" denilen olay patlak verdi. Şeyhülislam Feyzullah ve dört oğlu azledildi.

Şeyhülislam öldürüldü. II. Mustafa tahttan indirildi. Hapsedilen II. Mustafa bu hayata fazla dayanamadı, 19 Aralık 1703'de öldü.

MUSTAFA III. (GAZİ) (1717-1774)

Osmanlı Hanedanı'ndan yirmi altıncı padişah.

Babası III. Ahmed, annesi Mihrişah Kadın Efendi'dir. III. Mustafa, I. Mahmud ve III. Osman'ın saltanatları boyunca, Topkapı Sarayı'ndaki dairesinde yaşamıştı. 30 Ekim 1757'de tahta çıkan III. Mustafa'nın 1768 veya 1769'a kadar devam eden ve bir barış devresi olan saltanatının ilk yılları, Osmanlı tarihinin son büyüklük ve huzur seneleri olmuştur. Fransa ve Avusturya'nın durakladığı bu tarihlerde İngiltere ile Rusya ve Prusya gelişmiş ve kuvvetlenmişti.

III. Mustafa saltanatı boyunca devleti kalkındırmakla uğraşmış, oğlu III. Selim, onun ıslahat fikirlerini devam ettirmiştir. III. Mustafa büyük bir ihtiyat hazinesi toplamış, askeri ıslahata girişmiş, birçok bayındırlık eseri yaptırmıştır. Fakat Rus savaşının çıkması, bu hamleleri yarıda bıraktırmıştır. İlk sadrazamı Ragıp Paşa'nın ölümünden sonra devlet adamı bulmakta büyük sıkıntı çekmiştir.

III. Mustafa'nın şiirde mahlası "Cihangir"dir. Büyük imarcı padişahlardan olup özellikle 22 Mayıs 1766 zelzelesinden sonra İstanbul'u ihya etmiştir.

III. Mustafa tahta çıktığı zaman sadarette, eniştesi Damad Koca Ragıp Paşa bulunuyordu. Bu büyük devlet adamını ölümüne kadar sadarette bıraktı. 8 Nisan 1763'de Ragıp Paşa'nın ölüm yılında Yediyıl Savaşı bitmiş ve Avrupa'da İngiltere, Fransa'yı ikinci dereceye düşürerek büyük güç kazanmıştı. Ragıp Paşa bu savaşta Prusya kralı II. Friedrich'i tutmakla beraber, Prusya'yı Rusya'ya karşı silahla desteklemekten çekinmiştir. Savaştan sonra Almanya ve Rusya ile anlaşan Prusya, Lehistan'ın taksimine hazırlanmış, bu mesele Doğu Avrupa'da yüzyıllardan beri süregelen dengeyi bozmuştur. Lehistan'ın büyük devletler arasından çıkması, II. Katherina Rusya'sına büyük bir kudret kazandırmış, Osmanlı Devleti bu kudreti önleyememiş ve Rusya, Karadeniz'e inmiştir. Ragıb Paşa, Avrupa'da Yediyıl Savaşı devam ederken Osmanlı İmparatorluğu'nda bir barış ve huzur devri yaşatmış, ancak birkaç yıl sonra kopacak Rus savaşı, bu Yediyıl Savaşı'nın bir sonucu olarak başlamıştır.

Sultan III. Mustafa, 21 Ocak 1774'te ölmüş, saltanatı 16 yıl, 2 ay, 22 gün sürmüştür. Ölüm sebebi, Rus savaşının verdiği teessürdür.

İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Osmanlı Devleti'nden fazla güç kazandıkları, III. Mustafa'nın son yıllarında ortaya çıkmıştı. Mühedishâne-i Berri-i Hümayun ve Mühendishane-i Bahri-i Hümayunun kurucusu, III. Mustafa'dır.

III. Mustafa, devrinin önemli şahsiyetleri, devlet adamı ve kumandan sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa ile devlet adamı diplomat, şair ve bilgin sadrazam Damad Koca Ragıb Paşa'dır.

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı ve savaşın sebepleri:

1739 Belgrad Antlaşması’ndan sonra Rusya, açıkça Osmanlı Devleti'ne savaş açmaktan çekinmekle beraber Osmanlı İmparatorluğu'nun Ortodoks tebaası arasında propagandaya başlamış, Karadağ ve Batı Gürcistan'da huzursuzluklar çıkarmıştır. Ruslar, Romanya prensliklerinde, hatta Arnavutluk ve Mora'da bile propagandaya başlayarak Ortodoksları Osmanlılara karşı kışkırtmışlardır. Ancak yeni bir Osmanlı-Rus Savaşı'nın gerçek sebebini Lehistan meselesi teşkil etmiştir.

Lehistan, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya gibi üç büyük devlet arasında gerçek bir denge unsuruydu. Bu unsurun ortadan kalkması, dengeyi kökünden bozabilirdi. Bu dengeyi bozmayı ilk deneyen II. Katherina, 1725'ten Büyük Petro'nun ölümünden beri durgunluk devresine giren Rus ileri hamlesine yeniden başlamak istiyordu. II. Katherina, Büyük Petro'nun başaramadığı işi başarmak, Avrupa'nın en büyük devletleri arasına girmek niyetindeydi. Bunun için Lehistan'da Rus nüfuzunu kurmak için harekete geçti. III. Augustus ölür ölmez Lehistan'ı işgal ettirdi ve tahta Kont Stanislas Poniatowski'yi çıkarttı.

Osmanlı Devleti bu durumu tanımadı ve Rusya'yı protesto etti. Henüz Osmanlı Devleti ile karşı karşıya gelmek istemeyen II. Katherina, Rus işgalinin geçici olduğunu bildirdi. Ancak Rus işgalini ve yeni kralı tanımayan Leh asilleri, devamlı şekilde, Lehistan'ın eski koruyucusu olan Osmanlı Devleti'nden yardım istiyorlardı. Ruslar, Bar şehrinde toplanan Leh milliyetçilerinin üzerine yürüdüler. Milliyetçiler Osmanlı sınırını geçerek Balta'ya sığındılar. Ruslar, Lehlerin arkasından Balta'ya girdiler ve Leh milliyetçileriyle beraber kasabanın halkını da öldürdüler. Bunun üzerine İstanbul'daki Rusya büyükelçisi Obreskov tutuklandı. Osmanlı Devleti 8 Ekim 1768'de Rusya'ya savaş ilan etti.

Osmanlı ordusu hazırlıksızdı. Ancak büyük bir ihtiyat hazinesi biriktirmiş olan III. Mustafa, bu parayla 1768-1769 kışı içinde seyyar ordunun hazırlanabileceği fikrindeydi. Savaşın bir veya iki yıl geciktirilmesine taraftar olan sadrazam Muhzinzade Damad Mehmed Paşa istifa etmişti. Gerçekte, Lehistan'daki Rus nüfuzuna göz yummak ve Osmanlı Devleti'ne ait bir kasabanın altüst edilmesine aldırmamak, Osmanlı Devleti'nin geleceği bakımından büyük tehlikeler taşıyordu. Üstelik Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya yenilmesi hemen hemen imkansız sayılıyordu. Ancak II. Katherina Osmanlı Devleti'ne baş eğdirmeden Lehistan'dan toprak koparmanın kabil olmadığını, Karadeniz'e inmeden de Rusya'nın İngiltere ve Fransa derecesinde Avrupa'da sözü geçen bir. büyük devlet sayılamıyacağını çok iyi kavramıştı. İlk hedef olarak Kırım'ı seçti.

Sadrazam ve serdar-ı ekrem Yağlıkçızade Mehmed Emin Paşa 27 Mart 1769'da Davutpaşa ordugahına geçti ve 3 Nisanda hareket etti. Serdar-ı ekrem Tuna deltası üzerinde vakit geçirirken, Hotin çevresinde Osmanlı-Rus savaşları başlamıştı.

Hotin, Lehistan'ın kapısı olan çok önemli bir Osmanlı kalesidir. Bu kalenin Rusların eline geçmesi demek, Lehistan'ı Rus istilasına açık bırakmak demekti.

Ruslar, ilk hedef olarak, askeri ehemmiyeti bu derece büyük olan Hotin'i seçtiler. Ruslar Mayısın ilk günü kaleye saldırıda bulundular. Ancak bu saldırı püskürtüldüğü gibi Dinyester'i geçene kadar takip edildiler. Bu zafer üzerine III. Mustafa "Gazi" unvanını almıştır.

Ağustosta Ruslar, yeni bir Hotin kuşatması denediler fakat bu da Osmanlıların zaferiyle sonuçlandı. Kırım hanı IV. Devlet Giray'la serdar Moldovancı Ali Paşa, Rusları takip ettiler ve ağır zayiat verdirdiler.

Hiçbir şey yapmadan orduyla Dobruca ve Besarabya'da vakit geçiren sadrazam Mehmed Emin Paşa'nın Edirne'ye çağırılıp idam edilmesinden sonra Moldovancı Ali Paşa, sadrazam ve serdar-ı ekrem oldu. Ali Paşa 9 Eylülde Dinyester'i geçip Ukrayna'ya girdiyse de, askerini bir müddet sonra geri aldı. 16 Eylül günü bu teşebbüsünü tekrarladı. Ancak Dinyester üzerine kurulan köprünün çökmesiyle bu teşebbüs de sonuçsuz kaldı. 4 gün sonra sadrazam kışlamak üzere ordusunu Hotin'den İsakçı'ya çekmeye başladı. Bunu duyan Hotin'deki Osmanlı muhafızların hepsi kaçtılar. Kale kumandanı vezir Abaza Paşa'nın çevresinde ancak birkaç kişi kaldı. Bunun üzerine sadrazam, Abaza Paşa'ya kaleyi olduğu gibi bırakıp kendisine katılmasını emretti. Böylece 21 Eylülde Ruslar, içinde bir tek Osmanlı askeri kalmayan Hotin'i işgal etti. Hotin'in düşmesi üzerine Moldovancı Ali Paşa'nın yerine İvazzade Halil Paşa sadrazam ve serdar-ı ekrem oldu. Böylelikle Osmanlı başarısıyla başlayan savaş, 1769 yılının sonbaharı girerken, Rus üstünlüğüyle gelişti. Ruslar Kafkasya'da Osmanlı Devleti'ne tabi birçok yerleri işgal etmişlerdi.

II. Katherina İngilizlerin yardımıyla modern bir Rus donanması kurmuştu. Karadeniz, kapalı bir Türk gölü olduğu için bu donanma tabiatiyle Baltık Denizi'ndeydi. Osmanlı Devleti, Rusya'ya savaş açar açmaz, 1768'in sonlarında, Rus donanması, Akdeniz'e girdi. İstanbul'daki Fransız büyükelçisi Saint-Priest Kontu, Rus donanmasının Akdeniz'e doğru hareket ettiğini Babıali'ye bildirdi. Ancak vezirlerden hiçbiri, Rusların böyle bir deniz seferini başaracağına ihtimal vermedi ve hiçbir tedbir alınmadı. Rusların ciddi bir donanması bile olduğuna inanmak istemeyen vezirler, Baltık Denizi'nden Akdeniz'e bir yıldan fazla bir zamanda gelecek bir Rus deniz kuvvetine kulak asmıyorlardı. Rus donanmasının Mora'ya yaptığı çıkarma Muhsinzade Mehmed Paşa'mn gayretleriyle önlendi. Diğer taraftan kaptan-ı derya Hüsameddin Paşa'nın da yardıma gelmesiyle Rus donanması Mora sularından çekildi. Rus donanması Mora ile Girid arasındaki Cerigo Adası'na sığındı. Hüsameddin Paşa'nın kumandasındaki Osmanlı donanması da Ruslarla birkaç çarpışmadan sonra Sakız sularına geldi. Bunun üzerine Rus donanması da Ege Denizi'ne girdi ve Mora bozgununu telafi için fırsat aramaya başladı.

6 Temmuz sabahı iki donanma, Sakız Boğazı'nın kuzeyinde Koyun Adaları açıklarında karşılaştı. Osmanlı toplarının üstünlüğü karşısında Amiral Elphinston, geri çekildi.

Kaptan-ı derya Hüsameddin Paşa, Rusların yeniden savaşı göze almayacakları düşüncesiyle, gün batarken Çeşme limanına girdi. Çeşme bozgunu, Avrupa'da büyük akisler yaptı. Ruslar, Limni'yi 2 ay kuşatmalarına rağmen alamadılar. 22 Ekimde Mondros limanına giren Cezayirli Hasan Bey, düşman donanmasını ric'ate mecbur bıraktı. Ruslar, Baltık Denizi'ne dönmek üzere Ege Denizi'nden çıktılar. Limni zaferi üzerine Hasan Bey'e "Gazi" unvanı ve Kaptan-ı Deryalık verildi.

Kont Romanzov Boğdan'a girmiş ve ülkenin büyük kısmını işgal etmişti. Kont Panin'in kumandasındaki Rus kuvvetleri de Bender Kalesi'ni kuşatmaya başladı. Bender Besarabya'da Dinyester'in güney kıyısında mühim bir Osmanlı kalesiydi. Romanzov, Besarabya'nın güneyine inmiş, İsakçı'nın kuzeyinde Kartal mevkiinde karargahını kurmuştu. II. Kaplan Giray, Boğdan seraskeri ve Rumeli beylerbeyisi vezir Abdi Paşa, Yeniçeri Ağası vezir Kapıkıran Mehmed Paşa, düşmanı Kartal'dan söküp atamadılar. Bunun üzerine bizzat sadrazam ve serdar-ı ekrem İvazzade Halil Paşa, Dobruca'dan çıkarak Besarabya'ya girmiş oldu. Kuzeyde Kırım Hanı olduğu için, Kont Romanzov'un durumu ümitsizdi. Kont, 31 Temmuz gecesi sürpriz taarruzuyla Osmanlı saflarına girdi. Osmanlı ordusunun bozulması sonucu sadrazam Babadağı'na çekildi. Tuna nehrinin kuzey yalılarındaki Osmanlı kaleleri, doğudan, Karadeniz'den itibaren batıya doğru Kilya, İsmail, Kalas ve İbrail ile Dinyester'in ağzındaki Akkerman düştü. Bu durumda uzun zamandan beri kuşatma altında olan Bender'in mukavemeti bahis konusu olamazdı. Ruslar, Karadeniz kıyılarına bile inmişlerdi. 27 Eylülde Bender düştü. Kartal bozgunu ve Tuna'nın kuzey yalılarının kaybedilmesi üzerine İvazzade Halil Paşa azledildi. Karadağ'da Ruslann çıkarttıkları ayaklanmayı bastırmaktan dönen Damad Cihangirli Mehmed Paşa, Bosna beylerbeyliğinden sadrazam ve serdar-ı ekrem oldu.

Ruslar, 1770'de savaşı kazanmış durumdaydılar. 1771'de artık Kırım'a inebilir ve Karadeniz'e çıkabilirlerdi.

1770 Aralığında II. Kaplan Giray azledildi ve yerine III. Selim Giray Han, tekrar han oldu.

Rusların Kırım'ı işgali (13 Temmuz 1771):

1771 baharı sonunda Prens Dolgoruki, Kırım'ın giriş yerindeki Orkapı Kalesi'ni kuşatmaya başladı. Kale 24 Haziranda düştü. Selim Giray, Orkapı'nın

düştüğünü ve Rusların Kırım'ı işgale başladığını öğrenince, Kırım'ın savunmasını Osmanlılara bırakıp İstanbul'a gitti.

Kırım seraskeri vezir Silahdar İbrahim Paşa 13 Temmuzda Prens Dolgoruki'ye teslim oldu ve böylece 13 Temmuz 1771'de Kırım Yarımadası, Rus işgaline girdi.

Kırım'ı işgal etmekle beraber Ruslar, Karadeniz'in kuzey kıyılarındaki Osmanlı kalelerini düşüremediler. Bunların en önemlisi olan ve Odesa'nın batısında bulunan Özü vezir Hazinedar Ali Paşa'nın parlak savunmasıyla kurtuldu. Ağır zayiat veren Ruslar 2 Ağustosta Özü kuşatmasını bıraktılar. Kılburun Kalesi de Abdullah Paşa'nın savunmasıyla kuşatmadan kurtuldu. Eflak'ı işgal eden Ruslar, Yerköyü Kalesi'ni de alıp Osmanlıları Tuna'nın kuzeyinden atmak istediler.

Buna karşılık eski sadrazam Muhsinzade Mehmed Paşa'nın Bükreş'i almak istemesi bir sonuç vermedi. Ruslar, Dobruca'ya ayak basarak Tulça Kalesi'ni aldıkları gibi Babadağı'na kadar akın yaptılar. Bunun üzerine serasker Muhsinzade karargahını Babadağı'ndan kaldırarak, Varna'nın kuzeyindeki Hacıoğlupazarcığı'na çekildi. 11 Aralıkta Şumnu'ya kışlamak üzere çekilen Muhzinzade Damad Mehmed Paşa tekrar sadrazam oldu.

1772 yılında önemli bir askeri harekat olmadı. Ruslar, son güçlerini harcamışlardı.

Uzayıp giden savaş, büyük Avrupa devletlerini endişelendiriyordu. Prusya ile İngiltere, Rusya'yı; Fransa ile Avusturya Osmanlı Devleti'ni alttan alta destekliyorlardı. Lehistan'ın, Kırım'ın, Romanya'nın Rus işgalinde kalması Viyana'da büyük memnuniyetsizlik doğuruyordu. Bu ülkelerin büyük bir kısmında eskiden beri Avusturya'nın gözü vardı. III. Mustafa gibi, II. Katerina da bütün ihtiyat hazinesini savaşa harcamıştı. Bu durumda, Prusya ve Avusturya'nın aracılığı ile 10 Haziranda Yerköyü'nde Osmanlı - Rus mütarekesi imzalandı. 6 Ağustosta Romanya'da Focşani'de barış konferansı açıldı. Müzakereler hiçbir netice vermedi. Rusların isteklerini Osmanlılar kabul etmedi. Barış konferansı 9 Kasımda bu defa Bükreş'te toplanmaya başladı. Bu suretle 1772 yılı neticesiz barış müzakereleriyle geçti ve iki taraf, son sözlerini söylemek üzere yeniden askeri hazırlığa başladı.

Ruslar, Kırım gibi bir Osmanlı ülkesinde bile başarı kazandıkları Osmanlılardan ayrılıp istiklal elde etme propagandasına, Mısır ve Suriye'de de giriştiler ve Memluk beylerini, istiklal bahasına Osmanlılara baş kaldırmaya teşvik ettiler. Memluklerden Cin Ali Bey, bu propagandaya kapıldı. Büyük bir servete sahip olan Cin Ali Bey, Kahire'de belediye reisi idi. Mısır beylerbeyisi Gürcü Mehmed Paşa, Ali Bey'in durumunu ve Ruslarla Babıali'ye bildirdi ve Memluk beyini ortadan kaldırmak emrini aldı. Ancak başarı kazanamadı. Kendini Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin sultanı ilan eden Ali Bey, Ruslardan büyük yardım görüyordu. Hatta Çeşme galibi Kont Orloff, Ali Bey'i desteklemek için Beyrut ve Sayda gibi Lübnan limanlarında görünmüştü. Ancak Cin Ali Bey'in damadı Ebu Zeheb'le arasının açılması, ortaya yarım yüzyıl önce bir Mehmed Ali Paşa'nın çıkmasını önledi. Ebu Zeheb, Osmanlı desteğini sağlıyarak, kayınpederinin üzerine yürüdü ve onu birçok defalar bozdu. Ali Bey, Suriye'ye döndü.

Bir müddet Suriye'de kalan Cin Ali Bey, Ruslardan yardımcı kuvvet alarak Kahire'ye yürüdü. Ancak 1 Mayısta yenildi ve kuvvetleri dağıldı. Bir hafta sonra aldığı yaralardan öldü ve başı kesilerek İstanbul'a gönderildi.

Mısır meselesini halleden Osmanlı Devleti artık Bulgaristan'a inmiş olan Rusları durdurmak için büyük çaba gösterdi. Yerköyü'nün de düşmesiyle Osmanlıların Romanya ile ilgileri kesilmişti. Yerköyü'nün karşısındaki Rusçuk'ta üslenen serasker vezir Dağıstanlı Ali Paşa'nın gayretlerine rağmen Yerköyü geri alınamadı. Bu defa Ruslar Tuna'yı atlayıp Ruscuk'u düşürmek istediler. Ancak Mertin meydan savaşında büyük zayiat vererek yenildiler. Ünlü Rus kumandanlarından Prens Pepnin, 1200 düşman askeriyle esir edilip İstanbul'a sevkedildi. Varna muhafızı vezir Numan Paşa ise Babadağı'nın güneyinde düşmana yenildi. Bunun üzerine Mareşal Romanzov'un kumandasındaki Ruslar, Güney Dobruca'da Tuna'nın güney kıyısı üzerindeki Silistre'yi kuşatmaya başladılar. Serasker vezir Osman Paşa ve Silistre muhafızı vezir Hasan Paşa 29 Haziranda Mareşal Romanzov'u bozdular. Ruslar Silistre kuşatmasını kaldırarak Romanya'ya çekildiler. III. Mustafa, Osman Paşa'ya "Gazi" unvanını verdi.

Ruslar birkaç ay sonra, Bulgaristan'a sarkmak teşebbüslerini bu defa Varna önlerinde denediler. Dobruca'yı işgal ettiler ve Varna önlerine geldiler. 20 Ekimde düşman 1500 ölü ve binlerce yaralı verdikten sonra Varna önünden çekildi. Ruslar Bulgaristan'ı ele geçirmekten ümitlerini kestiler. Ancak işgal ettikleri Dobruca ve kuzeydoğu Bulgaristan'daki Osmanlı Devleti'ne ait şehir ve kasabaları tahrip ettiler.

1773 yılındaki teşebbüsler de, Rusların taarruz gücünü kaybettiklerini gösterdi. 1774'ün ilk günlerinde III. Mustafa teessür içinde öldü ve barış işi kardeşi I. Abdülhamid'in ilk aylarına kaldı.

1774 baharında Ruslar barış görüşmelerine tesir edebilmek için birkaç teşebbüs daha yaptılar. Mareşal Romanzov'un Şumnu'ya yaklaşması ve başkumandanlık karargahını burada kurmuş olan sadrazam Muhsinzade Mehmed Paşa'nın ağır hasta olması yüzünden Osmanlı Devleti Rusya'nın barış teklifini kabul etti. Sadaret kethüdası Resmi Ahmed Efendi başdelege ve Reisülküttab İbrahim Münib Efendi ikinci delege oldu. Rusları Prens Renin ve Mareşal Romanzov temsil ediyordu. Konferans Tuna kıyısı yakınlarında Küçük Kaynarca'da açıldı.

MUSTAFA IV. (1779-1808)

Osmanlı Hanedanı'ndan yirmi dokuzuncu padişah.

Babası I. Abdülhamid, annesi Ayşe Sineperver Sultan'dır. 29 Mayıs 18O7'de, amcaoğlu III. Selim'in hal'inden sonra tahta çıktı. Tahta çıktıktan sonra, imzaladığı garip bir vesika ile dikkati çekti. Yeni hükümdarın, eski hükümdarı deviren ihtilalcileri ilk fırsatta yok etmesi, Osmanlı tarihinde istisnası olmayan bir vakıa idi. Asiler bunu biliyorlardı. Kendileriyle işbirliği yapmış olmasına rağmen, hanedan gayretiyle IV. Mustafa'nın bu tutumundan korkuyorlardı. Bu düşünceyle, 31 Mayısta bir vesika imzalandı. Bu vesikaya göre yeniçeriler, devlet işlerine karışmayacaklarına, padişah da buna karşılık yeniçerileri III. Selim'i deviren ayaklanmadan hiçbir şekilde sorumlu tutmayacağına söz veriyorlardı. Kabakçı Mustafa'ya "turnacıbaşı" rütbesiyle Boğaz'in Rumeli kale ve tabyaları kumandanlığı verilmişti. Ayaklanmanın hain siması Kaymakam Köse Musa Paşa, bir müddet fırsattan istifade ile şunu bunu haraca kesip sevret topladıktan sonra, Bursa'ya sürüldü. 18 Haziranda, seferde olan İbrahim Hilmi Paşa, azledildi. Çelebi Mustafa Paşa, sadrazam ve serdar-ı ekrem oldu.

2 yıla yakın bir zamandan beri devam eden aleyhte gelişen Rus Savaşı, 25 Ağustosta bir mütareke yapılarak bir yıl için durduruldu. Mütareke 8 aylıktı ve Rusya, Napoleon'un baskısıyla buna mecbur olmuştu. Kabakçı Ayaklanması'nda Nizam-ı Cedid taraftarlarından ve bu hareketin başı olanlardan ele geçirilenler, ayaklananlar tarafından parçalandı ve malları yağmalandı. Ancak en değerli Nizam-ı Cedid erkanı kaçıp, Rusçuk'ta Alemdar Mustafa Paşa'ya sığındılar. Bu zatlara "Rusçuk Yaranı" adı verilmiştir. Rusçuk Yaranı'nın başına Alemdar Mustafa Paşa geçmişti. Zaten II. Selim'i seven ve Nizam-ı Cedid'e inanan paşa, ekserisi genç olan bu ateşli inkılapçıların tesiriyle bir yıl içinde bir darbe yaparak İstanbul'daki mürteci idareyi yıkmaya karar verdi. Alemdar'ın emrinde büyük kuvvetler bulunuyordu. Alemdar, cahil, fakat vatanperver, cesur ve sadık bir askerdi. Rusçuk Yaranı ise aydın ve merkezi idarede yetişmiş adamlardı. Alemdar'ın İstanbul hakkında açık bir fikri yoktu. Hayatı Tuna yalılarında geçmişti. Hezargrad ayanı iken himayesinde yetiştiği Tirsiniklioğlu İsmail Ağa'nın yerine Rusçuk ayanı olmuş, Tuna yalılarında kendini sevdirmiş, Ruslara karşı başarı göstermiş, vezaret rütbesiyle taltif edilmişti.

Cebren İstanbul'a yürüse, büyük ölçüde kan döküldükten başka , III. Selim de katledileceği için maksad gerçekleşmezdi. İstanbul hükumeti, Alemdar'ın niyetinden gafildi. Gerçek idare, şeyhülislam Topal Ataullah Efendi'nin elindeydi. Şeyhülislam ve zorbalardan, IV. Mustafa da bunalmıştı. Rusçuk Yaranı'nın bazıları, İstanbul'a geldiler. Saray ve Babıali ile gizli temaslara başladılar. Alemdar, İstanbul'a çağırılırsa zorbaları temizleyeceğinden ve IV. Mustafa'nın devlete hakim olacağından bahsettiler. IV. Mustafa Alemdar'ı İstanbul'a çağırmaya razı oldu. 28 Haziran 1808'de ordusuyla Edirne'ye gelen Alemdar, sadrazamı kandırmayı başardı. O da IV. Mustafa gibi zorba tahakkümünden ve Ataullah Efendi'nin mürteci idaresinden bıkmıştı. Alemdar, 14 Temmuzda Edirne'den İstanbul'a doğru hareket etti. Önden 80 süvari göndererek 13 Temmuz gecesi, Rumelihisarı'ndaki evinde Kabakçı Mustafa'yı bastırıp öldürttü. Çorlu konağında Kabakçı'nın kellesi Alemdar'a sunuldu. 19 Temmuzda Alemdar, İstanbul'a vardı. IV. Mustafa, Davudpaşa Sarayı'na inip Alemdar'ı kabul etti.

2 gün sonra Alemdar, Babıali'de sadrazamı ziyaret etti. Şeyhülislam Ataullah Efendi, Alemdar'ın kuvvetlerine güvenen IV. Mustafa tarafından azledildi.

İrtica hareketine karışan ilmiye mensupları, o gün ve ertesi gün, çeşitli yerlere sürülerek İstanbul'dan uzaklaştırıldılar. Bu durumda sadrazam Alemdar'a hizmetinden dolayı teşekkür edip Ruscuk'a dönmesini emretti. Bu vaziyet karşısında Alemdar Mustafa Paşa 28 Temmuz sabahı harekete geçti. 10.000 askeriyle Babıali'ye giderek, sadrazamdan zorla mühr-i hümayunu aldı. Silistre beylerbeyi ve Tuna seraskeri Alemdar Mustafa Paşa, hukuken değilse bile fiilen sadarete geçti.

Alemdar, Babıali'den Topkapı Sarayı önüne geldi. IV. Mustafa, Babıali baskısını öğrenmiş, Alemdar'ın maksadını anlamış, uğursuz tedbirlerini almıştı. Paşa IV. Mustafa'yı hemen tevkif etmek fırsatını da kullanamayarak, şeyhülislamı, tahttan vazgeçirmesi için padişaha gönderdi. Şeyhülislamın sözlerini dinlemeyen IV. Mustafa, III. Selim'le Veliaht Mahmud'un, öldürülmeleri emrini verdi. Hayatta başka Osmanoğlu bulunmadığı için, bu durum tahakkuk ederse, Alemdar, mecburen kendi hükümdarlığını kabul edecekti. Başçuhadar Gürcü Abdülfettah, İmrahor Kör Mehmed, Hazine kethüdası Ebe Selim, Tebdil Hasekisi Bağdadlı Hacı Ali ve Bostancı Deli Mustafa adlarındaki Enderun'un yüksek rütbeli görevlileri 20 kadar neferle beraber III. Selim'in dairesine girdiler. Eski hükümdarı korumak isteyen zevcesi Refet Kadı Efendi yere serilip, padişahın hizmetçilerinden Pakize Usta yaralandıktan sonra, silahı olmadığı için o sırada üflemekte olduğu neyiyle nefsini savunmaya çalışan III. Selim, sağ şakağına yediği bir kılıç darbesiyle şehid edildi. Padişahın üzerine kapanan Refet Kadın Efendi ile iki cariyeye dokunmayan katiller, daireyi terkettiler. Alemdar Mustafa Paşa için, yapılacak bir şey yoktu. Bu durum karşısında IV. Mustafa hal'edilerek II. Mahmud tahta çıkarıldı.

IV. Mustafa, Topkapı Sarayı'nın bir dairesine gönderildi.

Alemdar, 16 Kasım günü sabahın erken saatlerinde ölmüştü. Aynı gün şeyhülislam, IV. Mustafa'nın idamı için fetva verdi II. Mahmud, ağabeyini öldürtmekte tereddüt ediyordu. Ancak eski padişahın asilerle işbirliği ettiği kesin şekilde anlaşılmıştı. Zorbalar, Sultan Mustafa'nın adını haykırmaya başlamışlardı. Bunun üzerine aynı günün gecesi Kadı Abdurrahman Paşa'nın öncülüğüyle kuşakla boğduruldu. 18 Kasımda cenazesi, babası I. Abdülhamid'in Bahçekapısı'ndaki türbesine gömüldü.

MUSTAFA PAŞA (ALEMDAR) (1765-1808)

Osmanlı veziri.

Rusçuklu bir yeniçeri olan Hacı Hasan Ağa'nın oğludur. Yeniçeri Ocağı'nın 42. ortasına yazılmış, Ruscuk ayanı ve Tırnova voyvodası Tirsinikli İsmail Ağa'nın yanında yetişerek, hazinedarı ve sonra başbuğu olmuştur.

Alemdar Mustafa Ağa, devlete karşı başkaldıran Vidin voyvodası Pazvandoğlu Osman kuvvetlerini ortadan kaldırarak, ayaklanmaların yayılmasını önlemiş ve bu hizmetine karşılık olarak kendisine "hassa silahşorluğu" rütbesi verilmiştir. Pazvandoğlu'nun adamlarından Manav İbrahim ile diğer elebaşıları yakaladığı için kapucubaşı rütbesine yükselmiş (1803) ve bir yıl sonra da Hezargrad ayanlığına atanmıştır.

1806'da Tirsinikli İsmail Ağa'nın öldürülmesi üzerine, Rusçuk ayanlığına getirilen Alemdar Mustafa Ağa, Silistre ayanı Yılıkoğlu Süleyman'ın elinden, Silistre ile Deliorman dolaylarını da alarak İbrail çevresine kadar yayılmıştır.

Alemdar'ın artan nüfuzu karşısında hükumet, kendisine karşı yumuşak davranmayı uygun bulmuş, Alemdar da hükumete karşı doğrulukla çalışmaya söz vermiştir. Bu sırada, Ruslar, sınırı geçmişlerse de, Alemdar'dan yedikleri ilk darbe ile ilerleyememişlerdir. Alemdar Mustafa Ağa'ya bu başarısından dolayı vezirlik, sürekli olarak da Silistre valiliği ve Tuna seraskerliği verilmiştir (1807). Sadrazam ve serdar-ı ekrem Hilmi İbrahim Paşa'nın derme-çatma Kapıkulu askerleriyle cepheye hareketinden sonra III. Selim'e ve "Nizam-ı Cedid"e karşı olanlar, İstanbul'da Kabakçı Mustafa ayaklanması üzerine yenilik taraflılarını öldürmüşler, III. Selim'in yerine IV. Mustafa'yı tahta çıkarmışlardır. Bunu duyan ordudaki Sultan Selim ve Nizam-ı Cedid taraflıları, yeniçerilerin ayaklanmasından korkarak birer birer Rusçuk'ta bulunan Alemdar Mustafa Paşa'ya sığınmışlardı. Bunlar, Alemdar'ın vatanseverliğinden faydalanarak, Sultan III. Selim'i tekrar tahta çıkarması ve yeniliği yaşatması için Alemdar'ı harekete geçirmeye çalışıyorlardı.

İstanbul'daki değişikliklerden sonra sadrazam Hilmi İbrahim Paşa, görevinden alınarak yerine Boğaz muhafızı Çelebi Mustafa Paşa atanmıştır. III. Selim taraflıları, IV. Mustafa'dan yana olanlarla gizlice anlaşarak, Alemdar Mustafa Paşa'nın İstanbul’a gelmesini sağlamışlardı. Bu anlaşmaya göre Alemdar, III. Selim'i öldürdükten ve onun taraflılarını da ortadan kaldırdıktan sonra, yine Silistre'ye dönecekti. Bu sırada Ruslarla dokuz aylık bir mütareke yapılmış olduğundan, cephede bir miktar kuvvet bırakan sadrazam, İstanbul'a dönüyordu. Sadrazamı kuşkulandırmamak için, Alemdar'm Edirne'ye gitmesi ve daha sonra da Sultan IV. Mustafa'nın adamları iyice elde edilince, İstanbul'a kadar gelmesi kararlaştırılmıştı. Rusçuk yaranı, sadrazamı da kandırmışlar, Alemdar'ın devlet işlerine karışan kimseleri iş başından uzaklaştırmak maksadıyla İstanbul'a geleceğini söyleyerek, işin gizli tutulmasını tavsiye etmişlerdi. Alemdar, Edirne'den hareket edeceği sırada, Pınarhisar ayanı Hacı Ali Ağa'yı, bir miktar kuvvetle Boğaz'ın Rumeli Feneri'ne yollamış, orada turnacıbaşı rütbesiyle Boğaz nazırı bulunan Kabakçı Mustafa'yı öldürtmüştü.

IV. Mustafa adet olduğu üzere orduyu ve Sancak-ı Şerif’i Davudpaşa'da karşılamıştı (1808).

Alemdar Mustafa Paşa, İstanbul'a girmeyerek iki gün Çırpıcı’daki ordugahında kalmış ve üçüncü günü emri altında bulunanların bir kısmı ile sadrazamı ziyaret etmiş ve bu görüşmede de, verilen karar gereğince, şeyhülislam Topal Ataullah Efendi görevinden çıkarılarak, yerine Arapzade Arif Efendi getirilmiştir.

Alemdar Mustafa Paşa, 28 Temmuz 1808 Perşembe günü, henüz ortalık ağarırken, 15.000'den fazla bir kuvvetle Silivri ve Belgrat kapılarından İstanbul'a girerek Babıali'ye gelmiş, sadrazamın mühürünü alarak çavuşbaşıya verdikten sonra, sadrazamı, muhafaza altında kendi ordugahına göndermiştir. Devlet adamlarıyla bilginlerini Babıali'ye çağırarak, hepsini Sultan III. Selim'i tahta çıkarmak üzere Saray'a götürmüştür. Alemdar, bir taraftan kızlarağasını çağırarak Sultan III. Selim'in bulunduğu yerden çıkarılmasını söylerken, öte taraftan da kendisine tahttan indirildiğini bildirmek üzere şeyhülislamı Sultan IV. Mustafa'ya yollamıştır. Sultan IV. Mustafa, Aemdar'ın teklifini kabul etmemiş, hükümdarlıkta kalmak için, Sultan III. Selim ile kardeşi Mahmud'u öldürtmeye karar vererek, saray kapılarını kapattırmıştır. Alemdar, kapıyı kırarak içeri girinceye kadar, Sultan III. Selim öldürülmüştür. Nihayet Enderun'a girebilen Alemdar Mustafa Paşa, orada Selim'in ölüsü ile karşılaşınca, henüz öldürmeye vakit bulamadıkları Mahmud'u IV. Mustafa'nın yerine tahta çıkarmış; yeni padişah da Alemdar'ı sadrazam yapmıştır.

Alemdar Mustafa Paşa, sadrazam olunca, hem temizliğe, hem de ıslahata başlamıştır. Sultan III. Selim'le Nizam-ı Cedid'i istemeyenler sürgüne gönderilmiş veya yok edilmiştir. Devlet işlerini görüşmek üzere Anadolu ve Rumeli'nin ileri gelenleri İstanbul'a çağırılarak durumun nazikliği kendilerine anlatılmıştır. Bunlardan, devlete itaat edeceklerine dair söz alınmış ve 1808 Ekiminde hükumetle ayanlar arasında bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmanın altıncı maddesi ıslahata karşı gelecekleri yola getirmek maksadıyla konmuştu. Bu işlerden sonra Sekban-ı Cedid adıyla Nizam-ı Cedid yeni baştan kurulmuştur. Konya valisi Kadı Abdurrahman Paşa, dağılmış olan Nizam-ı Cedid askerinden toplayabildikleriyle İstanbul'a gelmiş ve bu askerlere komutan olmuştur. Selimiye ve Levent çiftliği kışlaları tekrar bu askerlere ayrılmış, Yeniçeri Ocağı'ndan da Nizam-ı Cedid'e karşı hareket etmeyeceklerine dair senet alınmıştır.

Yeniçeri Ocağı erlerine mahsus "esame" denilen aylık cüzdanların alınıp satılması yasak edilmiştir. Vezirlikle kaptan paşalığa getirilen Rusçuk yaranından Abdullah Ramiz Efendi de, tersanede ıslahata girişmiştir. Bu çalışmalarla her işin yolunda gittiğini sanan Rusçuk yaranı, bir yeni ayaklanma ile karşılaşacaklarını umuyorlardı. Halbuki Sultan IV. Mustafa'yı tekrar hükümdarlığa getirmek isteyenler, elaltından çalışmakta idiler. Bu hususta Sultan IV. Mustafa da kızkardeşi Esma Sultan aracılığı ile dışardan kışkırtmalarda bulunuyor, hem Yeniçeri Ocağı ile, hem de bazı paşalarla haberleşiyordu. Esma Sultan'ın bu çalışmalarını haber alan Alemdar Mustafa Paşa, önce kızlar ağasına, sonra da Sultan Mahmud'a bu tehlikeli durumu yazı ile bildirmişti. Çıkacak olan herhangi bir ayaklanmaya karşı Alemdar, kendi kuvvetlerine güveniyordu; fakat bunlar da toplu bir halde değillerdi. El altından çalışan muhaliflerin kuvvetleri arttıkça, sesleri de yavaş yavaş yükseliyordu. Halk tamamıyla denecek derecede yeniliğin düşmanı ve yeniçerilerin taraflısı idi. Alemdar'ın eski nüfuzu azalmıştı; hatta Ramazan bayramından sonra Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılacağı propagandası yayıldığından, yenilik düşmanları ihtiyata lüzum görmeden, sadrazam hakkında açıkça atıp tutarak, duvarlara yaftalar yapıştıracak kadar ileri gitmişlerdi. IV. Mustafa'nın el altından yönettiği bu harekete karşı bazı tecrübeli devlet adamları, tehlikeyi Alemdar'a anlatarak, geçici bir zaman için Edirne'ye gitmesini, Rumeli kuvvetleri ile yeniden İstanbul'a gelmesini tavsiye etmişlerse de, Alemdar bunu küçümseyerek karşılamıştır.

Ramazanın 26'ıncı günü akşamı Alemdar'a suikast yapılması yeniçerilerce kararlaştırılmıştı. Alınan tertibe göre yangın olduğu yayılacak, sadrazamların yangın yerine gitmesi adet olduğundan Alemdar dışarı çıkınca öldürülecekti. O gece Alemdar, teravihten sonra Babıali'ye gelmiş ve hemen dairesinde yatmıştı. Yeniçeriler önce kararlaştırdıkları gibi, Babıali önüne gelmişler, "Yangın var!" diye gürültü ederek sadrazamı dışarı çıkarmak istemişlerse de yangının aslı olmadığını ve suikaste uğrayacağını anlayan Alemdar Mustafa Paşa, dışarı çıkmamıştır.

Alemdar'ın dışarı çıkmadığını gören yeniçeriler, ikinci bir plan tasarlamışlardır. Bu plana göre, önce Ağakapısı'na giderek Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa'yı parçalamışlar, sonra Paşakapısı'm çevirerek sadaret kethüdası dairesini ateşlemişler, daha sonra da Paşakapısı'ndaki sekbanlarla çarpışarak Alemdar'ın dışarı çıkmasını beklemişlerdir. Silah sesleri üzerine cariyeler Babıali'deki sekbanların birbirleriyle kavga ettiklerini sanarak, Alemdar'ı uyandırmışlardır. Fakat Alemdar, işin kendine karşı olduğunu anlayarak hemen abdest almış, sonra pencereden bakarak sekbanlar ile çarpışan yeniçerileri görünce kendisi de ateş etmeye başlamıştır. Sadrazamın dışarı çıkmayacağını anlayan yeniçeriler, Paşakapısı'nı dört taraftan ateşlemişlerdir. Çaresiz kalan Alemdar, 56 kadar cariyesini harem bahçesindeki taş kulenin içine aldıktan sonra, bir süre bu kulenin kapısında savunmakta devam etmiş, fakat ortalık ağardığı halde, bir taraftan yardım gelmediğini görünce umutsuzluğu düşmüştür. Bu sırada 500 kadar yeniçeri, Alemdar'ın bulunduğu kulenin üzerine çıkarak kuleyi tepesinden delmeye başlamışlardır. Kapıyı kapayan Alemdar, düşmana teslim olarak alçakça öldürülmektense kendi kendini öldürmeyi uygun görmüş, kule içinde duran bir varil barutu ateşleyerek bulunduğu yeri dolduran dumandan ölmüş ve kuleyi delmek üzere üstüne çıkmış olan 500 kişiyi de havaya uçurmuştur (16 Kasım 1808).

MUSTAFA REŞİD PAŞA (1800-1858)

Osmanlı sadrazamı.

Mustafa Reşid Paşa, 13 Mart 1800 tarihinde İstanbul'da doğdu. II. Bayezid vakıflarının ruznamçecisi Mustafa Efendi'nin oğludur.

Okuma yazmayı babasından öğrendi. Fakat henüz on yaşını tamamlamadan babası öldü. Bu yüzden medrese tahsili yapamadı. Arapça ve Farsça dillerindeki bilgisi de bu yüzden eksik kaldı.

Eniştesi Ispartalı Seyid Ali Paşa, Mustafa Reşid'in zekasını takdir ederek onu mühürdarlığına tayin etti. Seyid Ali Paşa, sonradan tayin edilen vazifelerinde de Mustafa Reşid'i himaye etti ve onu, devlet işlerinde tecrübe sahibi yaptı.

Kendisini himaye eden Seyid Ali Paşa'nın ölümünden sonra bir süre açıkta kaldı.

Reşid Paşa, zekası ve çalışkanlığı sayesinde sadaret mektubi kaleminde bir memuriyet bulabildi. Bu sıralarda Pertev Paşa'nın dikkatini çekerek Paşa'nın verdiği görevleri dikkatle ifa etti ve savaş dolayısıyla ordunun başına geçen Selim Paşa'nın yanında Şumnu'ya gitti. Şumnu'dan orduyu ilgilendiren bilgileri padişaha arzetmek için, telhisler yazıyordu. Bu telhislerde kullanılan yazı üslubu II. Mahmud'un takdirini kazandı. Maaşı artırıldı ve hızla yükselmeye başladı.

Rus Savaşı'nın barışla bitirilmesini sonuçlandıran müzakerelerde katiplik görevini yaptı. Antlaşmanın imzalanmasından sonra İstanbul'a döndü. II. Mahmud tarafından takdir edildi ve Osmanlı devlet idaresinde önemli mevkilerden biri olan "amedilik" görevini ifaya başladı.

Mustafa Reşid, devlet yönetiminde önemli meseleleri kolaylıkla çözebiliyordu. Padişah, batılılaşma hareketlerine başladığı günlerde, gerekli bilgileri almak için Reşid Bey'i Paris Orta Elçiliği'ne tayin etti

Reşid Bey Paris'te Fransızca'yı mükemmel surette öğrendi. 1836 sonbaharında Londra'ya elçi oldu. Londra'da iken Hariciye Müsteşarlığı'na ve 1837'de müşir rütbesiyle ve paşa unvanını kullanmamak şartıyla Hariciye nazırlığına geçti. Reşid Bey Hariciye nazırlığını idare ederken, 17 Ağustos 1838'de İngiltere ile ticaret anlaşmasını akdetti.

Bu anlaşmanın yarattığı tepkilere karşı, özel notlarında şöyle der:

"Devr-i Mahmud-ı sanide İngiltere Devleti ile tanzim olunan ticaret muahedesini imza eden bu acizdir. Devlet hayatında düşman kazanmaya başladığım dönem bu muahedenin imza edildiği gündür."

Reşid Bey, Hariciye nazırlığını maharetle ifa ederken Mısır meselesini çözmeye çalışıyordu. İngilizlerle bir ittifak antlaşması yapmak için Hariciye nazırlığı üzerinde kalmak üzere Londra'ya gitti.

Mehmed Ali Paşa ayaklanmasının tesirlerini gidermek maksadıyla girişilen savaş tezi de kabul edilmişti. O günlerde ölen Sultan Mahmud'un yerine genç oğlu Abdülmecid padişah oldu.

Abdülmecid, Reşid Paşa'nın Tanzimat'ı ilan etmek hususundaki görüşlerini benimsedi. Bunun üzerine Tanzimat'ın temel esaslarını teşkil eden Tanzimat Fermanı, Reşit Paşa tarafından kaleme alınarak Gülhane'de ilan edildi.

Tanzimat Fermanı'nın ihtiva ettiği ilkeler, hukuk devleti esaslarına dayanıyordu. Fakat bu fermanın tatbiki çok güçtü. Birçok kişilerin menfaatları bozulmuştu. Reşid Paşa birçok iftiralara maruz kalıyordu. Neticede menfaatları bozulanlar Reşid Paşa'nın Hariciye nazırlığından azlini ve evinde oturmasını sağladılar.

Reşid Paşa, bir zaman memuriyetsiz yaşadı. 1841 Temmuzunda Paris büyükelçiliğine tayin edildi. 1845 yılı sonlarına kadar Paris'te dördüncü ve beşinci elçiliklerini ifa eden Reşid Paşa, 1845 yılı sonlarında ikinci defa olarak Hariciye nazırlığına tayin olundu. Bu dönemde Mısır valisi Mehmed Ali Paşa İstanbul'a geldi. Bu geliş, devletin güven verici bir duruma girdiğini gösteriyordu. Güçlü bir devlet kurulması hususunda Reşid Paşa'nın çalışmaları ve bunun müspet neticeleri onu sadrazamlığa yükseltti ve 28 Eylül 1846 tarihinde ilk defa sadrazam oldu.

Reşid Paşa altı defa sadrazamlık yaptı. Devletin sıkıntıya uğradığı zamanlarda padişah tarafından sadrazam yapılıyor ve sıkıntı geçince ve meseleler çözülünce azlediliyordu.

Devlet idaresinde gösterdiği isabet ve hukuk devleti ilkelerini tatbik etme hususundaki cesaret ve kabiliyeti kendisini örnek bir devlet adamı haline getirmişti.

Öncelikle Tanzimat-ı Hayriye adını alan Tanzimat'ın tatbikinde ve devamındaki başarıları unutulamaz. Devleti yönettiği esnada gericilerin ve menfaatçıların yarattıkları engellere karşı devamlı olarak mücadelede bulunmuş ve Osmanlı Devleti'de büyük hizmetler ifa etmiştir.

MÜDERRİS

Profesör, yüksek öğretim hocası, öğretim kurumlarında, medreselerde ders veren bütün yetkililere müderris denirdi.

Büyük medreselerde genellikle dört müderris bulunur, her müderrisin yanına yirmi öğrenci verilirdi. Başlangıçta müderrislik resmen verilmiş paye değildi. Selçuklu ve Osmanlı medreselerinde bazı kurallara bağlanan eğitim ve öğrenimde müderrislik için de, şartlar arandı. Resmi bir paye olarak müderrislik icazetle verilmeye başlandı, ilk müderrisler okuttukları derslere göre derecelendirilirdi. Sultan Fatih Mehmed dönemine kadar medreseler telvih, miftah ve haşiye-i tecrid okutanlar olarak üçe ayrılırdı. Bu ayırım sözkonusu dönemden sonra genişletildi.

İstanbul'da Fatih ve Süleymaniye; Mısır'da Kahire, Irak'ta Bağdad medreselerinde ders verenler birnci sınıf müderrislerdi. Medreseler Sünni, Şii, Şafii, Hanbeli ve Maliki mezheblerine göre ayrılırdı. Dolayısıyla buralarda ders verenler de bu inançlara bağlı hocalar olarak sınıflandırılırdı.

Tanzimat'tan sonra kurulan yüksek öğretim kurumlarında görev alan yetkililere de müderris denilirdi. Batı türü eğitim ve öğrenimin yaygınlaşmasıyla müderrislik, yerini bugünkü araştırma görevlisi, doçent, profesör gibi kavramlara bıraktı.

MÜHENDİSHANE-İ BAHRİ-İ HÜMAYUN

Osmanlı İmparatorluğu deniz kuvvetlerine bilgili subay yetirtişmek maksadıyla XVIII. yüzyılda İstanbul'da açılmış olan ilk askeri denizcilik okulu.

İmparatorluğun giriştiği savaşlarda uğradığı yenilgiler, bilgili subaylara olan ihtiyacı meydana koyduğundan I. Mahmud'un saltanatı zamanında ve 1734 yılında Üsküdar Mühendishanesi açılmış fakat bu okul hiçbir yeniliği kabul etmeyen, yeniçerilerin tepkisi dolayısı ile kapatılmıştı. Daha sonra III. Mustafa zamanında 1765'te okul ikinci defa Haliç Karaağacı’nda açılmış ise de, dersleri yarı gizli bir şekilde yapılan bu okul da kısa bir süre sonra kapatılmıştır.

Cezayirli Gazi Hasan Paşa, kalyon devrinde donanmada görev alacak subayların ve komutanların matematik, coğrafya, gemicilik ve deniz ile ilgili dersler okutulan bir meslek okulundan mezun olmaları lüzumuna inandığından kaptan-ı derya olunca böyle bir okulun açılması için gerekli teşebbüslerde bulundu. III. Mustafa ile I. Abdülhamid'e bu hususları arz etti. Gazi Hasan Paşa'nın teşebbüsü, nihayet 1776'da tersane içinde Darağacı denilen büyük maçunanın yakınında bir göz tadil ettirilmek sureti ile donanmaya geometri ve coğrafyadan anlar personel yetiştirilmek üzere bir "Hendese Odası" açılmak suretiyle gerçekleşti.

Osmanlı İmparatorluğu arşivinde Mühendishane'ye ait önemli bir belge olan Küçük Hüseyin Paşa'nın 26 Ocak 1797 tarihli layihasının birkaç yerinde Mühendishane'nin açılış tarihi H. 1190 (1776) olarak gösterilmiştir.

İlk açıldığı tarihlerde Mühendishane'de matematik, coğrafya ve harita (gemi seyri) dersleri okutuluyordu. Darağacı'ndaki okulda öğrenci sayısı çoğalınca bina küçük geldi ve Mühendishane 1781 'de kalyonların inşa kızakları ve tersane zindanı yakınında Mühendishane olarak yapılan yeni bir binaya taşındı.

Kadrosundaki öğretmenlere ilave olarak İstanbul'da bulunan bazı Fransızlardan da öğretmen olarak istifade edilmeye başlandı.

1795'te Mühendishane'de bir gemi inşa sınıfı açıldı. Bu sınıfa 10 öğrenci alındı. Gemi inşa sınıfı öğrencilerine öğretmenlik yapmak üzere Fransa'dan getirilmiş olan Brun adındaki bir gemi inşa mühendisi atandı. 1795 yılında Mühendishane-i Berri açılınca her iki Mühendishane için yeni bir nizamname kabul olundu. Bu nizamnameye göre Mühendishanelerin eğitim sistemleri birleştirildi. Mühendishane-i Bahri öğrencileri Perşembe ve Pazartesi günleri olmak üzere haftada iki gün öğretmen yardımcıları ile birlikte Mühendishane-i Berri’ye giderek bu okul öğretmenlerinden ders görmeye başladılar.

Mühendishane-i Bahri öğrencileri başlarına kalyoncu şalı sarmak, Mühendishane-i Berri öğrencilerini ilk üç sınıfı humbaracı kalpağı üzerine beyaz ipek, son sınıf öğrencileri ise kalpaklar üzerine sırma şeritten işaretler koymak suretiyle birbirlerinden ayrılıyorlardı. Kaptan-ı derya Küçük Hüseyin Paşa iki Mühendishane'nin birleştirilmesi ile esas maksadın ortadan kalktığını görerek donanmaya iyi gemi kullanan, denizde gemi seyrini mükemmel bilen, haritadan anlayan subaylar ile tersaneye gemi inşa edebilecek eleman yetiştirilmek maksadı ile açılmış olan Mühendishane-i Bahri öğrencilerinin derslerine kendi okullarında devam etmelerini sağlamak maksadıyla 1797'de bir layiha hazırladı ve bu layihayı III.Selim'e sundu. Padişah layihadaki istekleri tasvib etti. Bu suretle Mühendishane-i Bahri'nin Mühendishane-i Berri ile ilgisi kesildi. Mühendishane için daha elverişli bir binaya ihtiyaç duyulunca havuzlar sahasında yeni bir binanın inşasına başlanıldı. Kabakçı Mustafa ayaklanması bu binanın inşaatını durdurdu.

XIX. yüzyıl başlarında Mühendishane-i Bahri'nin kadrosu bir başöğretmen, bir ikinci öğretmen yardımcısı, bir hattat, bir odacı ve 40 öğrenci idi 1821'de Kasımpaşa'da çıkan büyük yangın mühendishane binasını da yaktığından derslere bir süre ara verildi. 1822'de Divanhane yarımdaki Parmakkapı mevkiindeki errehane içinde tadilat ve ilaveler yapıldı ve Mühendishane burada açılarak derslere tekrar başlanıldı.

Mühendishane-i Bahri, Prens adalarındaki asayişin muhafazası maksadı ile II. Mahmud tarafından 1828'de deniz erleri için Heybeliada'da yapılmış olan Bahriye Kışlası'na taşındı. Kasımpaşa'daki yeni bina 1838'de tamamlandı ve Heybeliada'da bulunan Mühendishane, Mekteb-i Bahriye adı verilen yeni binaya taşındı. 1848'de Kasımpaşa'daki bu okul binasının deniz hastanesi olarak kullanılmasına ve Bahriye Okulu'nun da Heybeliada'ya nakline karar verilmesi üzerine adadaki kışlanın tadiline ve onarımına başlandı. Kışlanın okul haline getirilmesi, 1850'de sona erdi. Bahriye Mektebi bu tarihte Kasımpaşa'dan Heybeliada’ya taşındı. Abdülaziz zamanında (1865) bütün askeri idadilerin ders programlarının birleştirilmesine ve bu okulların toplu bir halde Galatasarayı'nda ders görmelerine karar verildi. Fakat Bahriye idadisi bu birleşmeden çok zarar gördüğünden yapılan müracaatlar üzerine birleşmelerinden üç yıl sonra idadiler kendi okullarına döndüler. Bu yıllarda bahriye okulu tahsili dört yıl idadi, dört yıl Bahriye (Harbiye karşılığı) olmak üzere sekiz yıl idi. 1878'de Bahriye idadisine öğrenci yetiştirmek üzere Kasımpaşa'da bahriye rüşdiye mektebi açıldı. Bu okulu bitirenlerden isteyenler Bahriye idadisine alınmaya başlandı.

Abdülaziz zamanında okul gemisi gezilerine önem verildi. Bahriye üçüncü sınıfları 1873'te okul gemisi olarak tahsis edilen "Hüdavendigar" firkateyni ile Ege, Adriya ve Akdeniz'de eğitim gezisine çıktılar ve bu gezide Ege ve Adriya limanlarından başka Girid Adası Tunus ve Trablusgarp limanları da ziyaret edildi.

1875'de bahriye üç ve dördüncü sınıfları kaldırıldı. Bahriye öğretimi iki yıla indirildi. Bahriye ikinci sınıfı bitiren öğrencilere mühendis denildi. Mühendislik kara ordusundaki mülazim-i sani (teğmen) rütbesinin karşılığı bir rütbe idi. İki yıl olan mühendislik süresi 1877 Osmanlı-Rus savaşında bir yıla indirildi ve daha sonra tekrar iki yıla çıkarıldı.

Bahriye Okulu uzun yıllar bir nazır ve bir de müdür olmak üzere yüksek rütbeli iki kişi tarafından idare edildi. Bahriye Okulu nazırlığı 1909 yılında kaldırıldı. Okul komutanlığı kuruldu. Komutanlık unvanı kısa bir süre sonra okul müdürlüğüne çevrildi.

1915'te Kasımpaşa'da tersane içinde Camialtı mevkiinde deniz hapishanesi yanındaki binada çarkçı bahriye okulu açıldı. Bu okul daha sonra hükumetçe satın alınmış olan Heybeli'deki eski Rum Ticaret Okulu binasına taşındı ve mütarekeyi müteakip güverte bahriye okuluna nakledilerek derslere burada devam edildi. 1916'da çarkçı bahriye okuluna bağlı olarak iki yıllık bir bahriye katip okulu açıldı. Bu okul da mütarekede çarkçı bahriye okulu ile birlikte Güverte Bahriye Okulu'na intikal ederek derslere bu okulda devam edildi.

Mütareke devresinde Bahriye Okulu'na öğrenci alınmadığından I. Dünya Savaşı sırasında okula alınmış olan güverte, makine ve katip sınıflarındakiler öğrenimlerine devam etmişlerdir. 1922'de okul süresi üç yıla indirildiğinden bu yıl iki sınıf birden mezun olmuş ve dört yıl okuyan öğrenciler bir yıl deniz talebeliği yaptıktan sonra mühendisliğe yükseltilmişlerdir.

MÜHENDİSHANE-İ BERRİ-İ HÜMAYUN

Osmanlı Devleti ordusuna topçu ve istihkam subayı yetiştirmek üzere III. Selim tarafından 1795 yılında İstanbul'da açılan askeri okul.

1787 Osmanlı-Rus ve 1788 Osmanlı- Avusturya savaşları sonunda Osmanlı ordusunu sevk ve idare eden komutan ve subayların, düşman ordusunun komuta heyetine göre daha bilgisiz, erlerin de eğitim bakımından daha kifayetsiz oldukları anlaşılmıştı.

III. Selim 1792 yılında Haliç'te Halıcıoğlu mevkiinde Humbaracı Kışlası'nı inşa ettirdi. Burada Humbaracılar (topçular) ve Lağımcıların (istihkamcılar) yetiştirilmesine başlandı. Okul mahiyetinde olan kışla eğitimlerinde cebir ve geometri gibi dersler okutulmakla birlikte, daha çok arazi üzerinde uygulama yapılmakta ve öğrenciler pratik olarak yetiştirilmekte idiler.

III. Selim 1789 yılında Eyüp'te bir okul açmış (Mekteb-i Sultani) ve kabiliyetli gençleri buraya toplayarak eğittirmiş, Humbaracı Kışlası'nın açılmasından sonra da tahsillerini ilerletmek için bu öğrencileri buraya sevketmiştir.

III. Selim 1793 yılında da Nizam-ı Cedid adını verdiği yeni orduyu meydana getirdi. Bu yeni orduya bilgili ve kurmay subay yetiştirmek maksadıyla da Humbaracı Kışlası'nın Hasköy tarafındaki arazisi üzerine yeni bir askeri okul yapımını başlattı. Bu yeni okula Mühendishane-i Berri-i Hümayun adı verildi.

Mühendishane'nin açılması ile birlikte yeni bir nizamname yürürlüğe girdi. Bu nizamnameye göre Lağımcı Ocağı'ndan elli ve Humbaracı Ocağı'ndan otuz olmak üzere seksen kişi Mühendishane'ye öğrenci olarak verildi. Mühendishane'ye bir başöğretmen, başöğretmen yardımcısı, bunlardan başka bir de Fransızca öğretmeni ile bir tercüman atandı. Buradan Levend Çiftliği'ne ve Üsküdar Humbaracı ocaklarına mühendis subay yetiştirilmesine başlandı.

Daha sonraları Mühendishane için yeni bir kanunname hazırlandı ve III. Selim'e sunuldu. Yürürlüğe giren kanunname ile Mühendishane-i Bahri ve Mühendishane-i Berri idare ve ders bakımından birleştirildi. Mühendishane-i Berri öğrencileri Humbaracı ve Lağımcı ocaklarından geldiklerinden, bu ocaklarla irtibatlarını devam ettiriyorlardı. Kanunname bu öğrencilerin ocakları ile irtibatlarının kesilmesini emrediyordu.

Mühendishane öğrencilerinden imtihanlarda başarı kazananlar arasından askerliğe intibak edebilen, ahlakları iyi ve devlete hizmette sadakatle çalışacaklarına kanaat getirilen padişahın iradesi ile arabacı başılığa topçu başılığa Levend ve Üsküdar kışlalarındaki ortalara başbuğ ve ağa olarak atanabileceklerdi. Öğretmen yardımcılarının da yükselmeleri imtihanla mümkündü. Öğrenciler başlarına Humbaracı kalpağı giyiyorlardı. Bu kanunname ile öğrenciler Humbaracı kalpağının üzerine bulundukları sınıfları göstermek üzere beyaz ipekten şeritler koymaya başladılar.

Mühendishane'de Salı ve Cuma günleri ders yapılmazdı, öğretmen ve öğrenciler haftanın diğer günlerinde okulda bulunmak mecburiyetinde idiler. Öğrenciler Perşembe ve Pazartesi günleri öğretmen yardımcıları ile birlikte araziye çıkar ve tatbikat yaparlardı.

Yeniçerilerin ortadan kaldırılması ile (1826) kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye taburlarına lüzumlu subaylar, Mühendishane-i Berri öğrencilerinin en değerlilerinden seçilirdi. Subay ihtiyacının fazlalığı dolayısı ile Mühendishane'nin kırk olarak tesbit edilmiş olan öğrenci kadrosu yüze çıkarıldı.

1847 yılında zamanın ihtiyaçlarını karşılayacak kifayette subay yetiştirilmesi için Mühendishane nazırlığınca hazırlanmış yeni bir lahiya kabul olundu. Bu lahiyada öğrenci sayısının artması ile binanın büyütülmesi, yeni bir matbaa ve kütüphanenin inşaası ve tatbiki eğitim sahası yaptırılması isteniyordu. Bu işlerin yapılabilmesi için Mühendishane boşaltıldı. Öğrenciler Humbaracı Kışlası'na naklolundu. Mühendishane'nin deniz tarafına dershane ve yatakhaneleri ihtiva etmek üzere yeni bir bina inşa olundu ve bu kısmın denize bakan cephesine padişahlara mahsus bir kısım ilave edildi.

1848 yılında yürürlüğe giren bir nizamname ile Mühendishane'de dört idadi sınıfı kurulmuş ve bu okuldan mezun olanların topçu ve istihkam harbiyelerinde eğitimlerine devam etmeleri usulü konulmuştur. Yaşlanmış öğrenciler riyazi bahisleri anlamakta güçlük çekiyorlar ve imtihanlarda başarı gösteremiyorlardı. Mühendishane'de yeni esasların uygulanmasına başlanmasından sonra yaşları küçük olanlar ve dersleri takip edebilecek olanlar Mühendishane'de bırakıldı ve bu öğrenciler topçu ve istihkam sınıflarına ayrılarak harbiye öğrencisi olarak

eğitimlerine devam ettiler. Yaşlan ileri olanlar ise Tophane-i Amire'ye gönderilerek burada tatbikî olarak yetiştirildikten sonra kabiliyet ve istidatlarına

göre binbaşılığa yükseltilerek kıtalarda görevlendirildiler.

1847 yılından itibaren Mühendishane'yi iyi derecede bitirenlere Avrupa'da tahsil yapma imkanları sağlandı. Sultan Abdülaziz zamanında ve 1864 yılında askeri idadilerin Galatasaray'da biraraya getirilerek aynı tahsili yapmalarında fayda görüldü.

Mühendishane idadisi de harbiye, bahriye ve tıbbiye idadi öğrencileri ile birlikte ders görmek üzere Mekteb-i İdadi-i Umumi ismini alan Galatasaray

İdadisi'ne gönderildi. Buradaki birlikte tahsil ancak üç yıl devam etti. Bahriye idadisi ilgililerinin şikayeti ve Bahriye Nezareti'nin müracatı üzerine bu usul

terkolunarak, her sınıf idadi yine kendi okullarına döndü.

1871 yılında topçu harbiyesi öğrencileri Pangaltı'daki Harp Okulu'na nakledildi. 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı'nda Mühendishane binası askeri hastahane haline getirildi ve bir müddet bu şekilde kullanıldı. II. Sultan Abdülhamid Mühendishane'nin Halıcıoğlu'ndaki eski binasında açılmasını arzuladığından idadi ve harbiye sınıfları tekrar Halıcıoğlu'na nakledildi. 1881 yılında kurmay sınıflarına ilave olarak bir de mümtaz sınıf teşkil edildi.

Mühendishane'nin dört yıl olan eğitimi süresi beş yıla çıkarıldı. 1900 yılında Mühendishane'nin eğitim süresi üç yıla indirildi. 1905'te Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat şehirlerinde de birer harp okulu açıldı. Bu okullar 1908'den sonra kapatıldı. Yalnız Pangaltı'daki ve Halıcıoğlu'ndaki harp okulları açık bırakıldı.

1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mühendishane Topçu Okulu'nun öğrencilerinden bir kısmı Çatalca'daki bataryaların emrine gönderildi. Bir kısmı da Tophane'de görev aldı. Bir kısım öğrenciler de Rumeli'deki Doğu ordusunun çözülmesi ve Çatalca'da yeni bir savunma hattının meydana getirilmesine karar verilmesi üzerine topçu tümenlerinde çalışmak ve tahkimat işlerinde görev almak üzere cepheye gönderildiler. Bu suretle Balkan Savaşı süresince Halıcıoğlu Mühendishanesi kapalı kaldı. 1914'te okullar yine açıldı. I. Dünya Savaşı ilan edildiği zaman Pangaltı Harbiyesi ve Mühendishane Harbiyesi kapatıldı. Askeri liseleri bitiren öğrenciler birliklere dağıtıldılar. Daha sonra da (1916) İstanbul'da açılan talimgahlarda yetiştirilmeye başladılar. Mühendishane I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar kapalı kaldı. Talimgahlardaki öğrencilerin 1920 yılı Şubat ayında Muhtelit Harbiye Mektebi adı altında Halıcıoğlu'ndaki Mühendishane binasına yerleştirildiler ve derslere burada devam ettiler. Nisan 1920 yılında Halıcıoğlu Mühendishane binası İtilaf devletlerince işgal edildi, öğrenciler Kuleli Lisesi binasına taşındılar.

5 Temmuz 1920 tarihinde bu bina da işgal edilince öğrenciler Kağıthane'ye gönderildiler. Bu sırada birçok öğrenci Anadolu'daki milli orduya katılmak üzere İstanbul'dan ayrıldı.

MÜHİMME DEFTERLERİ

Divan-ı Hümayun'da tutulan defterlerdir.

Bütün devlet işlerine ait sadır olan hüküm ve fermanlar tarih sırasına göre özet kayıtları bu defterlere kaydedilirdi. Halen Başbakanlık Devlet Arşivi'nde mevcut 961-1323/1553-1905 yıllarına ait 263 adet mühimme defteri mevcuttur. 961 yılından önceye ait mühimmelerin de bulunması gerekir. Nitekim şer'iyye sicillerinde yapılan araştırmalar bu görüşü kuvvetlendirmektedir. 20 numaralı mühimme defteri mevcut değildir. Arşivde Kepeci Tasnifi'nde Nr. 70, 71, iki defter ile, Topkapı Sarayı'nda Koğuşlar Kütüphanesi Nr. 888 tarihi: 950-960/1551-1553 ve Topkapı Sarayı Arşivi E.12321 951-952/1544-1546 tarihli iki defter mühimme defteridir. Tarih bakımından Topkapı Sarayı'nda olanlar daha eskidir.

Ayrıca, dağılmış ve köhne durumda bulunan mühimme defter ve parçalarının birleştirilmesi ile meydana gelen mühimme zeyli defterleri mevcuttur. Bunlar 990-159/1572-1746 tarihleri arasında olup, 14 adettir.

Bütün Osmanlı toprakları için idari, sosyal, kültürel, etnik yapı, din, hukuk, evkaf vs. konularından her türlü bilgiyi ihtiva eden mühimme defterleri hükümlerinden yararlanılarak birçok araştırmalar yapılmıştır. Maalesef bugüne kadar hiçbir mühimme defteri bütün olarak yayınlanmadı. Osmanlı bürokrasi sisteminin en önemli malzemesidir.

MÜNECCİMBAŞI

Osmanlı Devleti Saray teşkilatının ilmiyye sınıfından yıldızlar ilmiyle uğraşan ve buna göre gelecekten haber veren müneccimlerin amiri için kullanılan bir deyimdir.

Osmanlılar döneminde "İlm-i nücum" denilen yıldız ilmiyle uğraşanlar ulema adını taşıyan din alimleri idi. Bu sebeple müneccimbaşılar bunlardan seçilirdi.

Osmanlı Tarihi'nde padişah cülusu, doğum, savaş ilanı, ordunun hareketi, sadrazamlara mühür verilmesi, denize gemi indirilmesi, sultan düğünü gibi durumlarda Müneccimbaşıları tarafından yıldızların uygun zamanları tespit ve buna göre hareket edilirdi; Bu sebeple Osmanlılarda müneccimlik önemli bir itiyat olarak benimsenmiştir.

İlmiyye sınıfından olan Müneccimbaşı ile ikinci müneccimin tayinleri Reis-i etibba yani Hekimbaşı tarafından olurdu. Bunlar gerektiğinde "Saat-ı muhtar" veya eşref saat denilen uğurlu zamanı sadrazama bildirirler, sadrazam da padişaha takdim eder. Hükümdar hangisini uygun görürse ona göre hareket edilirdi. Müneccimbaşıların görevlerinden en önemlisi takvimin tertibi idi ki bu adet yakın zamana kadar devam etmiştir. Ayrıca Ramazan'da padişaha ve sadrazama imsakiyye takdim ederlerdi. Müneccimbaşılık Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etmiş.

MÜSADERE

Osmanlı vezirleri ile devlet adamlarının ve tanınmış zengin kişilerin ecelleriyle öldüklerinde veya herhangi bir sebeble idam edildiklerinde bazen de sağlıklarında mallarına hükumet tarafından el konulması.

Osmanlı Devleti'nde malları ilk müsadere olanlar Candarlı Halil Paşa ile Yakup ve Mehmed paşalardır. Bu ceza, büyük bir suç sonucu uygulanırdı. Ancak zamanla bu sistem bozulmuş, sırf paraları için değerli adamlar katlolunmuş ve mallarına el konulmuştur.

II. Mustafa savaşların devamı için zenginlerin mallarını müsadere ettirmiştir. Devlet merkezindeki bu durum taşradaki büyük memurlara, beylerbeyilere cesaret vermiş ve bunlar eyaletleri dahilindeki birçok zengini katlederek mallarına el koymuşlardır.

Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra (1826) II. Mahmud bir fermanla müsadereyi kaldırmıştır. Bazı istisnalarla devam eden bu usul Tanzimat'tan sonra ise tamamen kaldırılmış ve ancak mahkeme hükmüne bağlanmıştır.

MÜTESELLİM

Osmanlı İmparatorluğu'nda taşra görevlerine beylerbeyi, sancakbeyi, muhafız vs. olarak tayin edilen vezir veya beylerin görevlerini teslim almak üzere, kendi hareketlerinden önce gönderdiği memur, vali vekili.

Mütesellim doğrudan doğruya, teslim alacağı göreve tayin edilen tarafından vazifelendirilir ve söz konusu görevi asıl sorumlu ve yetkili adına halefinden devralırdı. Bir çeşit vekil olan mütesellimlerin memuriyetleri hükumet merkezinde tasdik olunurdu. Bunların azil ve tayinleri, sicilleri ile ilgili defterler reisülküttab kaleminde işlem görürdü. XVII. yüzyıldan itibaren mazul vezirler ve mevali, kendilerine tahsis edilen has veya arpalığa gitmeyip, İstanbul'da ikamet imkanı buldukları takdirde, bu yerlerin kendilerine ayrılan gelirlerini toplamak ve bakımlarını kontrol etmek üzere görevlendirdikleri vergi memurları da mütesellim adını taşımakta idiler. Sultan II. Mahmud devrinde 1826'dan sonra iller idaresinin tasfiyesinde Mütesellimlik ortadan kaldırılmış, merkezi sistem hakim kılınmıştır.

Reklam
 
 
FACEBOOK
 
Facebook'ta Paylaş
GOOGLE
 
 
Bugün 71 ziyaretçi (91 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=