KIBRIS MESELESİ


 

Kıbrıs Dosyası

Kıbrıs Tarihi

 

 

Kıbrıs’ın bilinen tarihi, Milat'tan önce 15. yüzyıla kadar uzanır.
Ada M.Ö. 15'inci yüzyılda, Hitit egemenliğinde bulunuyordu.
Hitit egemenliği M.Ö. 1450 yılında Mısır ile yer değiştirdi.
Bu tarihten itibaren Kıbrıs'ta M.Ö. 450 yılına kadar
Mısırlılar egemen oldular.M.Ö. 1320 yılında Ada bir ara
tekrar Hitit egemenliği altına girdi. Daha sonra sırası
ile Finike, Asur, tekrar Mısır, Persler, Photomeler,
Roma ve Bizans Ada üzerinde egemenlik kurdular.

M.S. 395 yılında Roma'nın doğu ve batı olarak ikiye
ayrılmasıyla birlikte
 Ada'nın Bizans egemenliğine girdiğini görüyoruz.
M.S. 638 yılında
İslam halifesi Hz. Ebubekir'in Kıbrıs'a çıkmasıyla
Ada'nın önemli yerleri
Müslümanların eline geçti. M.S. 647'de Halife
Hz. Osman zamanında
da bütün Ada İslam egemenliği altına girdi.
Kıbrıs'taki İslam egemenliği,
Ada Bizans İmparatoru Nikepheros Phossas'ın 964 yılında Ada'yı
yeniden ele geçirmesiyle sona erdi. 1191 yılında çok kısa bir süre
İngiltere kraIı Aslan Yürekli Richard'ın eline geçti. 1192'de yine
çok kısa süre, Templer Şövalyeleri Ada'da egemen oldular.
1192-1189 yılları arasında da Lusignanların yönetimi altında kalan Ada,
1425 ve 1426 yıllarında Memlüklerin saldırısına uğradı. Kısa bir
süre de Ceneviz egemenliğine girdi. Sürekli Memlük saldırıları
sonunda yıkılan Lusignanların yerine Venedikliler geçti.

 

Kıbrıs'ta Osmanlı Yönetimi

15. Yüzyılın sonlarında doğu Akdeniz'e egemen olan Osmanlı
İmparatorluğu, siyasi, stratejik, ekonomik ve dini nedenlerin
etkisiyle Kıbrıs'ı ele geçirdi. Kıbrıs'ta üslenen Venedik korsanlarının
Türk deniz ticaretine verdikleri büyük zararlar da Kıbrıs'ın ele
geçirilmesinde başlıca etkenlerden biri oldu.

1 Temmuz 1570 tarihinde, 50 bin asker ve 80 top taşıyan
Osmanlı Filosu,
Kıbrıs'a çıkarma yaptı. Kıbrıs çetin savaşlardan sonra ancak
bir yılda alınabildi.
Kıbrıs'ın en kuvvetli kalesi olan Magosa'nın 1 Agustos
1571'de teslim
olmasıyla bütün Ada Osmanlı İmparatorluğu’nun eline
geçmiş oldu.

Kıbrıs 1571 yılından 1878 yılına kadar tam 308 yıl
Osmanlı egemenliğinde kaldı.

 

Kıbrıs Türklerinin Kökeni

Kıbrıs Türklerinin kökeni Anadolu'daki Türk Halkıdır.
Kıbrıs'ın fethinden
sonra adanın gelişmesi için üretici nüfusa ve sanatkara
gereksinim
olduğunu gören Padişah II. Selim, adada kalan 20 bin civarında
askerin yanı sıra 10 bin civarında sanatkar ailenin de Kıbrıs'a
gönderilmesini kararlaştırır.Bu amaçla çıkarılan bir
"Sürgün Hükmü”ne
göre Anadolu, Karaman, Rum ve Dulkadir Kadıları
şehir ve kasabalarda
oturan zanaat ve meslek sahipleri arasında seçme
yaparak, her on haneden
bir hanede yaşayan aileleri Kıbrıs'a gönderdiler.
Bu meslek sahipleri içinde
ayakkabıcılar, terziler, dokumacılar aşçılar, mumcular, semerciler,
nalbantlar,
bakkallar, demirciler, dericiler, taşcılar, kuyumcular, yapıcılar,
kalaycılar ve
kazancılar başı çekmekteydi. Adaya gelen bu Türkler kısa sürede
ekonomik
yaşama büyük bir canlılık getirdi.

Yunanistan ise daha Osmanlı egemenliği altında olması nedeni
ile Rumları
kışkırtacak durumda değildi. Megali İdea fikri ortaya atılana kadar,
iki halk
Osmanlıların adil yönetimi altında barış içinde bir arada yaşadı.
Denebilir
ki adadaki iki halkın barış içinde bir arada yaşadığı tek dönem fiilen
Osmanlı İdaresi altında yaşanan bu 307 yıllık dönemdir. Bu dönemde
yerel halkın büyük bölümünün mensup olduğu Ortodoks dinine ait
ibadet yerleri yeniden açılmış, Hıristiyanlar tam bir ibadet özgürlüğüne
kavuşmuştur.

 

Kıbrıs'ın İngilizlerin Eline Geçmesi

1878'de Osmanlı-Rus savaşını fırsat bilen İngiltere, "Ruslara
karşı yardım" vaadi ile, Kıbrıs'ı yılda 92000 altına kiralamayı başardı.
Fakat, bu kiralama geçici idi. Tehlike geçtikten sonra ada yeniden
geri verilecekti. Yani Kıbrıs İmparatorluğun bir parçasıydı.
Padişah kira anlaşmasına (Ayestafanos-Yeşilköy) imza atmadan
önce (Hukuku Şâhaneme asla halel gelmemek üzere muahedenameyi
tasdik ederim) notunu düşmüş ve sonra imzalamıştı.

 

Fakat, İngiltere adaya yerleştiği günden itibaren Kıbrıs'ı nasıl ilhak
edeceğinin hesabını yapmıştı. Nitekim, Osmanlı İmparatorluğunun
Almanya yanında 1. Dünya savaşına katılması ile böyle bir fırsatı bulmuş
ve yayınladığı bir emirname ile Kıbrıs'ı ilhak ettiğini duyurarak, her yıl
ödemesi gereken 92 bin altını da ödemeyi durdurmuştu.
Sonunda 20 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması’nın 20. maddesi
ile Ada hukuken de İngiltere'ye bırakıldı.

İngiliz yönetiminin ilk yıllardan itibaren Rumlar Enosis (
Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı) taleplerini tırmandırmaya başlamışlardır.

 

Enosis

Enosis, Megali İdea hedefi çerçevesinde Kıbrıs'ın Yunanistan'a
bağlanmasını, ifade etmektedir.
Kelime anlamı ile "ilhak" demek olan
 Enosis ilk Megali İdea haritasının çizildiği 1791 yılından beri gündemde
olan bir konudur. Bir anlamda Kıbrıs sorununun da bu tarihten
itibaren varolduğu söylenebilir.

 

Megali İdea ise, kelime anlamı ile "Büyük İdeal, büyük fikir" demektir.
Bu fikre ve ilkeye göre, 1453'de Fatih Sultan Mehmet tarafından
fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos,
Kıbrıs, Anadolu ve Büyük İskender'in uzandığı İskenderiye'ye kadar
olan topraklar işgal edilerek, bir Helen İmparatorluğu olarak kabul
edilen büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Bu imparatorluğun
başkenti ise eski Bizans'ta olduğu gibi hala "Konstantinopolis"
diye andıkları İstanbul olacaktır.

 


 

 

Yunanistan'ın Kıbrıs'ı talep etmesi 30 Aralık 1918 yılında gerçekleşti.
18 Ekim 1828 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa'ya bir nota veren
Yunanistan, resmen ilk kez Enosis fikrini ortaya atmış ve adanın
kendisine bağlanmasını istemiştir. Kıbrıs'ta Yunan kilisesi, Patrikhane
ve Yunan Hükümeti tarafından desteklenen Enosis hareketi, yıllar
boyunca kilise ve okullarda genç beyinlere aşılanmıştır.

Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumların Yunanistan tarafından körüklenen bu
Enosis taleplerine karşı daima haklarını müdafaa etmiştir ve Yunanistan
tarafından bir sömürge haline getirilmeyi reddederek, eğer Kıbrıs
el değiştirecekse, adanın gerçek sahibi olan Türkiye’ye geri verilmesini
talep etmişlerdir. Bu nedenle Rumlar, Kıbrıs Türklerini daima Enosis’i
engelleyen en büyük nedenlerden birisi olarak kabul etmiş, çeşitli
yollarla bu engeli bertaraf etmeye çalışmışlardır.

 

 

 E.O.K.A.

EOKA, Kıbrıs'ta Makarios öncülüğünde Türk halkını yok edip, adayı
Yunanistan'a bağlamak için kurulmuş olan bir terör örgütüdür.

 

EOKA için ilk gizli görüşmeler 2 Temmuz 1952'de Atina'da
Makarios'un başkanlığında yapılmıştı. EOKA'nın amacı
önce İngilizleri adadan atmak,ardından da topyekun bir imha
hareketi ile Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan'a bağlamaktı.
Nitekim kısa süre sonra İngilizlerin adadan ayrılmasını dahi
beklemeden, 21 Haziran 1955'den itibaren saldırılarını İngiliz
Sömürge Yönetimine ve Türklere de yöneltmeye başladı.

1950’de Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi tarafından düzenlenen
bir sözde plebisitte Rum toplumunun % 95’i ENOSİS lehine
oy kullanılmıştır. Bu arada Enosis Yunanistan’ın resmi
politikası haline gelmiştir. Yunanistan, Kıbrıs sorununu
Birleşmiş Milletler örgütüne 1954’te götürmeyi başarmıştır.
Yunanistan’ın, sorunu B.M.’ye getirmekte kullandığı slogan
“Self-Determinasyon”dur.

 

Kıbrıs Türk Halkının ise “self-determinasyon” hakkı hiçe
sayılmakta ve bu prensip tek taraflı olarak sadece Kıbrıs
Rum halkına ait bir hak olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.
Halbuki Kıbrıs’ta “Kıbrıs Milleti” diye bir millet yoktur; bunu
ilk söyleyen taraf da yine Rumların kendileridir. Kıbrıs’ta iki ayrı din,
dil ve kültüre sahip iki ayrı halk vardır. Tezlerinin haklılığını bu inkâr
edilemez gerçeğe dayandıran Kıbrıs Türkleri, Kıbrıs’ta tek taraflı
“self-detrminasyon” uygulanamayacağını, gerçek anlamda bir
“self-determinasyon” uygulanacaksa, bunu dini dili ve kültürü ayrı
iki halkın her ikisine de eşit şekilde uygulanması gerektiğini
savunmaktadırlar.

 

Rum Ortodoks Kilisesi ve EOKA’nın ENOSİS’i gerçekleştirmek
için ortaklaşa sürdürdükleri şiddet hareketlerini, Kıbrıs Rum tarafı
dünya kamuoyuna “bağımsızlık” için verilen bir “kurtuluş mücadelesi”
olarak takdim etmeye çalışmaktadır. Halbuki şiddet eylemlerinin
çoğunluğu o günün sömürge idaresi durumunda bulunan
İngiltere’den ziyade, Kıbrıs Türklerine karşı yapılmaktaydı.

 

 

 

EOKA’nın fiilî şiddet eylemlerinin başladığı 1955’lere kadar,
Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sadık kalarak
barışçı
bir dış siyaset gütmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, bu olaylar
karşısında hareketsiz kalınamayacağını anladı. 1955’te Londra da
toplanan Konferansta Türkiye, Kıbrıs konusunda ilgili bir taraf
olduğunu kabul ettirdi.

1956’da Kıbrıs sorunu B.M. önüne getirilmek istendiğinde,
Türkiye gerek hükümeti, gerek basını, gerekse kamuoyuyla
bir bütün olarak Kıbrıs Türkü’nün yanındadır. Konu bazı
devletlerin muhalefetiyle ertelenir. Rumların ENOSİS
talebine karşı bir antitez olarak TAKSİM fikri ortaya atılır.
Barış ve uzlaşma adına Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği
bunu kabul eder, fakat Rumlar Kıbrıs’ı bir Yunan adası
görmeye devam etmekte ve ENOSİS üzerinde ısrar etmektedirler.

 

EOKA’nın Kıbrıs Türk Halkına yönelttiği şiddet ve saldırıların
artarak devam etmesi üzerine 1 Nisan 1958 yılında, Kıbrıs
Türk Halkı kendilerini bu saldırılara karşı korumak maksadı
ile Anavatan Türkiye’nin de desteğini alarak, bir direniş
örgütü olan Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurmuştur.
Rumlar geniş kapsamlı saldırılarına başlayana kadar TMT eylemde
bulunmamıştır.

 

Bu arada Yunanistan tarafından birkaç kez daha Birleşmiş
Milletlere götürülen Kıbrıs sorununda “Self-Determinasyon”
kisvesi altında hareket eden Rumların gerçek maksatlarının
ENOSİS olduğu iyice anlaşılmıştır. Rum tarafının bu şekilde
maskesinin düşmesi ve T.C. Hükümetinin de bu konuda iyice
ağırlığını koyması üzerine bir uzlaşmaya varılmış ve bunu 1959
Londra ve Zürih Anlaşmaları izlemiştir.

 

Zürih ve Londra Anlaşmaları

Kıbrıs Türk Halkının Enosise karşı verdiği mücadele,
1960 öncesinde adanın Yunanistan'a bağlanamaması
ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin doğmasını sağlayan en önemli faktör olmuştu.

 

Rumların Enosis talepleri karşısında Türk halkının her
yolla Self-determinasyon hakkına sahip çıkması, tek
yanlı bir Enosis gerçekleşmesi olasılığını tümden ortadan kaldırmıştı.

 

 

 

İki halk arasında başlayan çarpışmalar sonucu, Rumların
savunduğu Enosis ve Türklerin savunduğu Taksime karşı
bir orta yol olarak, adanın bağımsızlığı fikri doğmuştu.
Bu fikrin, İngiltere, Yunanistan, Türkiye ve ABD tarafından
benimsenmesinden sonra, 11 Şubat 1958'de Zürih anlaşması ve
19 Şubat 1959'da da Londra anlaşması imzalandı.

Bu anlaşmaların altına İngiltere ve iki anavatan yanında, adadaki
her iki toplum da eşit statüde iki kurucu ortak olarak imza attı.
1959 Londra ve Zürih Anlaşmalarına uygun olarak hazırlanan
Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile buna bağlı Kuruluş, İttifak ve
Garanti Anlaşmalarının, 16 Ağustos 1960’da yürürlüğe girmesi ile iki uluslu,
bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti doğmuş oldu. Bu fonksiyonel federatif
bir ortaklık Cumhuriyetiydi. Egemenlik ve bağımsızlık iki ulusal
 topluma ortaklaşa verilmişti. Anayasadaki esas, bir ulusal
toplumun diğerine hükmedemeyeceği idi.

 

Zürih ve Londra anlaşmalarına göre Cumhurbaşkanı Rum,
Yardımcısı Türk olacaktı. Bakanlar Kurulu 7 Rum 3 Türk üyeden;
Temsilciler Meclisi 35 Rum 15 Türk üyeden; Cumhuriyet Ordusu 60-40 ve
memur kadroları 70-30 oranı ile her iki toplum fertlerinden oluşacaktı.
Her iki toplumun kendi iç işlerine bakacak birer Cemaat Meclisi olacaktı.
Bu Meclis toplumsal harcamalar için vergi koyma hakkına sahip olacaktı.
Ayrıca din, eğitim ve kültür işlerinden de sorumlu olacaktı. İç güvenliği,
polis ve jandarma sağlayacaktı. Ceza davalarında mahkeme heyeti
suçlunun ait olduğu toplumun yargıçlarından oluşacaktı. Beş büyük
şehirde ayrı belediyeler olacaktı. Resmi dil Türkçe ve Rumca olacaktı.
Cumhur
başkanı Muavini veto yetkisine haiz olacak ve önemli konularda
Türk üyelerin ayrı oy çoğunluğu gerekli olacaktı. Her iki anavatan
kendi toplumlarına eğitim ve kültürel alanlarda mali yardımda bulunabilecekti.

Enosis ve Taksim yasaklanmıştı, fakat Rum liderliği bütün eski EOKA'cıları
Cumhuriyetin kilit noktalarına yerleştirmiş ve Anayasada yasaklanmasına
karşın Enosis faaliyetlerini bizzat Makarios'un önderliğinde sürdürmüştü.

 

Garanti Anlaşması

Zürih ve Londra anlaşmalarına ek olarak, Kıbrıs, Türkiye, İngiltere ve
Yunanistan arasında imzalanan GARANTİ ANLAŞMASI'nın l. maddesinde,
"Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle tamamen veya kısmen herhangi
bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder. Bu itibarla
herhangi bir diğer devletle birleşmeyi veya adanın taksimini doğrudan
doğruya veya dolaylı olarak teşvik edecek her nevi hareketi
yasak ve ilan eder" denilmektedir. Bu anlaşmanın yürürlükte olması
nedeniyle adanın AB'la birleşmesi, mümkün değildir.

 

İkinci maddede ise şöyle denmektedir: "Yunanistan, Türkiye ve Birleşik
Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bu anlaşmanın birinci maddesinde
gösterilen yükümlülüklerini göz önüne alarak, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin
bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve aynı zamanda hareketi ile
Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan'a bağlamaktı. Nitekim kısa süre sonra
İngilizlerin adadan ayrılmasını dahi beklemeden, 21 Haziran 1955'den itibaren
saldırılarını İngiliz Sömürge Yönetimine ve Türklere de yöneltmeye başladı.

 

1950’de Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi tarafından düzenlenen bir sözde
plebisitte Rum toplumunun %95’i ENOSİS lehine oy kullanılmıştır.
Bu arada Enosis Yunanistan’ın resmi politikası haline gelmiştir.
Yunanistan, Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler örgütüne
1954’te götürmeyi başarmıştır.Yunanistan’ın, sorunu B.M.’ye getirmekte
kullandığı slogan “Self-Determinasyon”dur.

 

Kıbrıs Türk Halkının ise “self-determinasyon” hakkı hiçe sayılmakta ve
bu prensip tek taraflı olarak sadece Kıbrıs Rum halkına ait bir hak olarak
gösterilmeye çalışılmaktadır. Halbuki Kıbrıs’ta “Kıbrıs Milleti” diye bir
millet yoktur; bunu ilk söyleyen taraf da yine Rumların kendileridir.
Kıbrıs’ta iki ayrı din, dil ve kültüre sahip iki ayrı halk vardır. Tezlerinin
haklılığını bu inkâr edilemez gerçeğe dayandıran Kıbrıs Türkleri,
Kıbrıs’ta tek taraflı
“self-detrminasyon” uygulanamayacağını, gerçek anlamda bir
“self-determinasyon” uygulanacaksa, bunu dini dili ve kültürü ayrı
iki halkın her ikisine de eşit şekilde uygulanması gerektiğini
savunmaktadırlar.

 

 
 

Rum Ortodoks Kilisesi ve EOKA’nın ENOSİS’i gerçekleştirmek
için ortaklaşa sürdürdükleri şiddet hareketlerini, Kıbrıs Rum tarafı
dünya kamuoyuna “bağımsızlık” için verilen bir “kurtuluş mücadelesi”
olarak takdim etmeye çalışmaktadır. Halbuki şiddet eylemlerinin
çoğunluğu o günün sömürge idaresi durumunda bulunan İngiltere’den
ziyade, Kıbrıs Türklerine karşı yapılmaktaydı.

 

EOKA’nın fiilî şiddet eylemlerinin başladığı 1955’lere kadar, Atatürk’ün
“Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sadık kalarak barışçı bir dış siyaset
gütmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, bu olaylar karşısında hareketsiz
kalınamayacağını anladı. 1955’te Londra da toplanan Konferansta
Türkiye, Kıbrıs konusunda ilgili bir taraf olduğunu kabul ettirdi.

 

1956’da Kıbrıs sorunu B.M. önüne getirilmek istendiğinde,
Türkiye gerek hükümeti, gerek basını, gerekse kamuoyuyla bir
bütün olarak Kıbrıs Türkü’nün yanındadır. Konu bazı devletlerin
muhalefetiyle ertelenir. Rumların ENOSİS talebine karşı bir antitez
olarak TAKSİM fikri ortaya atılır. Barış ve uzlaşma adına Türkiye ve
Kıbrıs Türk liderliği bunu kabul eder, fakat Rumlar Kıbrıs’ı bir Yunan
adası görmeye devam etmekte ve ENOSİS üzerinde ısrar etmektedirler.

 

EOKA’nın Kıbrıs Türk Halkına yönelttiği şiddet ve saldırıların artarak
devam etmesi üzerine 1 Nisan 1958 yılında, Kıbrıs Türk Halkı kendilerini
bu saldırılara karşı korumak maksadı ile Anavatan Türkiye’nin de
desteğini alarak, bir direniş örgütü olan Türk Mukavemet Teşkilatını
(TMT) kurmuştur. Rumlar geniş kapsamlı saldırılarına başlayana kadar
TMT eylemde bulunmamıştır.

Bu arada Yunanistan tarafından birkaç kez daha Birleşmiş Milletlere
götürülen Kıbrıs sorununda “Self-Determinasyon” kisvesi altında hareket
eden Rumların gerçek maksatlarının ENOSİS olduğu iyice anlaşılmıştır.
Rum tarafının bu şekilde maskesinin düşmesi ve T.C. Hükümetinin de
bu konuda iyice ağırlığını koyması üzerine bir uzlaşmaya varılmış ve bunu
1959 Londra ve Zürih Anlaşmaları izlemiştir.

 

Anayasanın temel maddeleriyle kurulan düzenini tanırlar ve garanti ederler".

4. Maddenin son paragrafı ise şöyledir.

"Ortak veya anlaşarak hareket olası olmadığı taktirde garanti veren her
üç devletten her biri, bu anlaşma ile kurulan düzeni tekrar kurmak
amacı ile harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.” Türkiye, 1974 Barış
Harekatını, işte bu anlaşmanın 4. maddesinin kendisine verdiği hakka
dayanarak yapmıştır. Bu nedenledir ki, 1974 Barış Harekatı Uluslararası
bir anlaşmadan doğan bir hakkın kullanılarak, o anlaşmanın yüklediği
vecibelerin yerine getirilmesidir.

 

Akritas Planı

21 Nisan 1966 tarihli PATRİS GAZETESİ'nde yayınlanan bu plana göre
Türk halkı ani bir saldırı ile yok edilecek ve ada Yunanistan'a
bağlanacaktı. Planın hazırlayıcıları arasında AKRİTAS kod adlı İçişleri Bakanı
 Yorgacis, Cumhurbaşkanı Makarios, Meclis Başkanı Klerides yanında,
16 Şubat 2003 tarihinde Rum Yönetimi Başkanlığı’na seçilen Tasos Papaduplos
gibi isimler de bulunmaktaydı

21 Aralık 1963’te EOKA, Akritas, Planı’nın silahlı eylem safhasını
uygulamaya koydu.
“Kanlı Noel adı verilen bu haftada Rumlar, yüzlerce Türk’ü öldürdü,
binlercesini yaraladı.

 

Bu gelişmeler ışığında, 27 Aralık
1963’te bir İngiliz komutasında üç
garantör ülkenin askerleri “Barışı
koruma kuvvet adı altında adada
göreve başladı. 30 Aralık
1963’te Rumların saldırılarının
durduğu yere, Lefkoşa’nın
Türk ve Rum Kesimlerini ayıran
Yeşil Hat çizildi. Ocak 1964’te
Londra’da, üç garantör ülke ve
adadaki toplum liderlerinin katıldığı
bir konferans düzenlendi; fakat olumlu
bir sonuç alınamadı. 4 Mart 1964
yılında BM Güvenlik Konseyi 186 sayılı
kararı ile “Kıbrıs Hükümeti’nden” şiddeti
ve kan dökülmesini önleyecek kararlar
almasını istedi. Bu kararla birlikte Rum
Yönetimi, “Kıbrıs Hükümeti” olarak
tanınmaya başladı. 4 Nisan 1964’te
kontrolü sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne”
verilen BM Barış Gücü adada göreve başladı.
 4 Nisan’da ise Makarios Kıbrıs
Cumhuriyeti’ni kuran anlaşmaları tek
yönlü olarak feshettiğini açıkladı.

 

Rumların Aralık 1963 saldırıları ve bunu takip eden aylarda Kıbrıs
Türklerine karşı sürdürdükleri saldırılar, yüzlerce Türkün öldürülüp
yaralanması, 103 köyden 30 bin Türkün göçmen durumuna getirilmesi,
Türk ev ve mallarının tahrip ve talan edilmesi ile sonuçlanır.
Bu saldırılarla aynı anda Kıbrıs Türkleri devlet mekanizmasının
bütün organlarından dışlanırlar ve bu organlar tamamen Rumların
tekeli altına alınır.

 

Makarios’un yeni politikasını oluşturan Kıbrıs Türklerini ekonomik
ve sosyal baskılarla çökertme çabaları, BM Genel Sekreteri’nin
o zamanki
raporlarında da açıklıkla ifade edilmektedir. 10 Eylül 1964 tarih
ve s/5950
sayılı raporun 222’nci paragrafında aynen şöyle denilmektedir:
“Kıbrıs Türk Toplumuna karşı bazı hallerde tam bir abluka
şiddetinde uygulanan ekkonomik kısıtlamalar, Kıbrıs Hükümetinin
muhtemel bir çözümü empoze etmek için askeri harekat yerine
ekonomik baskı kullanmakta olduğunu göstermektedir.”

 

1964-1974 Döneminde Türk Halkı

Kıbrıs Türk halkının 1964 saldırılarından sonra Devletin tüm
organlarından
dışlanması ve 11 yıl sürecek insanlık dışı bir kuşatma altında
yaşamaya zorlanması, olumsuz etkisini her alanda gösterdi.

 

 

 

Göçmen olan 30 binden fazla Türk, çadırlarda, sinema
salonlarında okullarda barınmak zorunda kaldı.
Türk Halkı üretimden koptu. Adanın % 3'lük bir
bölümündeki kuşatma boyunca, dış dünyadan
soyutlanan Kıbrıs Türklerinin haberleşmesi,
ulaşımı, ekonomik ilişkileri tümü ile yasaklanmıştı.

Adaya BM Güvenlik Konseyinin Mart 1964 kararıyla
gönderilmiş bulunan BM Barış Gücü, Kıbrıs
Türklerine karşı yürütülen bu yoğun ekonomik
kıstlamalar ve aralıksız sürdürülen terör hareketleri
karşısında etkisiz kaldı.

Kıbrıs Rumları, uyguladıkları bütün bu ekonomik
ablûka ve diğer baskı yöntemleriyle Kıbrıs
Türkleri’nin direnişini kıramayacaklarını anlayınca,
1967’de tekrar saldırıya geçtiler. Bu arada adaya
gizli yollardan sokulmuş bulunan ve sayıları
20.000’i bulan Yunan birlikleri de Türk köylerine
karşı yapılan bu saldırılarda rol alırdı. Boğaziçi
ve Geçitkale köylerine karşı yapılan saldırılarda
birçok Türk hayatını kaybetti veya yaralanır.
Saldırılar ancak Türkiye’nin kararlı tutumu
ve Kıbrıs Türk Halkına karşı yapılan
bu soykırımının durdurulmaması halinde
Antlaşmalardan kaynaklanan müdahale
hakkını kullanacağı ihtarı üzerine son buldu.

 

1967 saldırıları Rum toplumu arasında Enosis’in
artık Türkiye’nin muhalefetine rağmen silâh
zoruyla gerçekleştirilemeyeceğini, bunun daha
başka yöntemlerle elde edilmesi gerektiği
yönündeki inancın güçlenmesine neden olmuştur.
Bu, zamanla Başpiskopos Makarios ve Yunanistan’da
1967’de işbaşına gelen Cunta arasında başta gelen
ihtilâf konularından birisini oluşturacak ve Cunta’nın
1974’te Makarios’a karşı bir darbe düzenlemesine
sebep olacaktı.

 

15 Temmuz 1974 Darbesi

 

 

 

Kıbrıs’ta nihai amaç ENOSİS’ti, ama bunun
kimin tarafından ve hangi yoldan gerçekleştirileceği
konusunda Makarios’la Cunta birbirlerine düşmüşlerdir.
 Makaryos’un Cunta lideri General Gizikis’e gönderdiği
2 Temmuz 1974 tarihli meşhur mektubu, bardağı taşıran
son damla olmuştur. Yunan Cuntası’nın 15 Temmuz’da
başlattığı darbe pek çok Rum ve Yunanlının hayatını
kaybetmesine neden oldu. Makarios’u destekleyen
AKEL ve EDEK’çiler katledilerek iktidar’a el konuldu ve
geçici bir süre için Türk kasabı olarak bilinen
Nicos Samson Cumhurbaşkanlığı’na getirildi.
Bu arada Makarios Cuntacılardan kurtulup,
durumu görüşmek üzere 19 Temmuz 1974’te BM
Güvenlik Konseyi’nde konuşma yapmak üzere
New York’a gitti. Bu konuşmasında Makarios, EOKA-B’yi
terörist örgüt olarak niteleyerek, bunu Yunanistan’ın
yönettiğini ve Kıbrıs’ta darbe yaparak adayı işgale yeltendiğini
resmen açıkladı.

Binlerce Rum’un kendi ırkdaşları tarafından insafsızca öldürüldüğü
ve Kıbrıs Türklerinin de can ve mallarına zarar verildiği darbe,
ancak Türkiye’nin 1960 Garanti Antlaşmasından kaynaklanan hak
ve görevlerini yerine getirerek gerçekleştirdiği Türk Barış Harekâtı
ile bir son bulmuştur.
 

 

20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatı

Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan koalisyon hükümeti, adadaki
Yunan işgalini önlemek amacı ile müdahaleye karar verdikten
sonra, diğer bir garantör devlet olan İngiltere ile birlikte
müdahale etmek amacıyla görüşme yapmak için, 16 Temmuz
1974’te İngiltere’ye gitti. Yapılan görüşmeler sonucu
İngiltere’nin ortak müdahale’ye yanaşmayacağı anlaşıldı. 

 

Bunun üzerine Türkiye hükümeti 1960 Garanti
Antlaşması’ndan kaynaklanan tek yanlı müdahale
hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974’te Mutlu
Barış Harekatını gerçekleştirdi. Türk Barış Harekâtı,
Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını engelleyerek
adanın bağımsızlığını korumuş, Kıbrıs Türklerini
topluca imhadan kurtarmış ve Kıbrıs sorununun
gerekçi, hakça ve kalıcı bir çözüme ulaştırılması
için gerekli siyasi ve coğrafi zemini oluşturmuştur.

 

Türkiye’nin 1974 yılında adaya gerçekleştirmiş
olduğu  müdahalenin, uluslararası anlaşmalardan
kaynaklanan  yasal bir  zemine dayandığı   ve  “işgal”
olarak kesinlikle  tanımlanamayacağı  gerek Avrupa Konseyi’nin 
29 Temmuz 1974 tarih ve 573  sayılı kararı, gerekse de  Atina
Temyiz  Mahkemesi’nin  21 Mart 1979 tarihinde  aldığı
2658/79 sayılı  kararla tescil  edilmiştir. 

 

Avrupa Konseyi 573 sayılı kararının 3. maddesinde; 

“... Adada diplomatik  yollardan bir anlaşmaya  varılamamasından dolayı,
Türk Hükümeti  1960 Garanti Antlaşması’nın  4. maddesine göre 
müdahale hakkını kullandı” denmektedir. 

Atina Temyiz Mahkemesi ise karında; 

“Türkiye’nin  Zürih ve Londra Anlaşması  çerçevesinde  garantör
devlet olarak Kıbrıs’a müdahalesi yasaldır. Asıl  sorumlu, haklarında 
 dava açılan Yunanlı Subaylardır” demektedir.

  

Kıbrıs Türk Federe Devleti

Rum-Yunan darbesi ve bunun sebebiyet verdiği olayları
izleyen aylarda Cenevre Konferansı yapılmış ve bu Konferans’ta
Kıbrıs’ta fiilen iki ayrı özerk idarenin bulunduğunu
üç Garantör ülke olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere
tarafından kabul edilmiştir. Ancak 1974’te kurulan ve
Cenevre Deklarasyonu’nda varlığı te'yid edilen
Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi, Rumlarca 11 yıl devletsiz
bırakılan Kıbrıs Türklerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli değildi.
Yeni doğan özgürlük ortamında Kıbrıs Türkleri’nin politik,
ekonomik, sosyal ve idari ihtiyaçlarını karşılamak ve Kıbrıs’ta
ileride kurulacak iki kesimli federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti’ne
zemin hazırlamak için Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi
13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti olarak yeniden düzenledi.

 

1975’te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1963’te
Kıbrıs Türklerinin idare dışına atılmaları ile başlayan
ve önce “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi” şeklinde
gelişen bir sürecin sonunda ortaya çıkmıştır.

 

Nüfus Mübadelesi

 

 

Hiç şüphesiz 20 Temmuz Barış Harekatının en önemli
sonuçlarından biri nüfus mübadelesidir. Nüfus aktarması
ile her iki taraftaki esirler, yaralılar ve sivil halkın istedikleri
bölgeye geçmesi sağlanmış ve iki toplumlu, iki kesimli federal
bir Cumhuriyetin temelleri oluşturulmuştur. Dolayısı ile
ne Kıbrıs sorunu, ne göçmen sorunu, ne de kayıplar sorunu
1974'de doğmamıştır. Bu sorunlar 1955'lerden beri Rum
tarafının Türk Toplumuna saldırması ile, daha o zamandan
doğmuştur. Ve başta gelen sorumlu da Rum liderliğidir.

KTFD’nin ilânını izleyen yıllarda bütün Rum tahrikleri
ve uluslararası sahada Kıbrıs Türklerine karşı
uyguladıkları politik ve ekonomik ambargolara
rağmen toplumlararası görüşmeler sürdürülmüştür.
Bu görüşmelerin Viyana’da yapılan 30 Temmuz-2 Ağustos
1975 tarihleri arasında üçüncü turunda Nüfus Mübadelesi
Anlaşmasına varılmış ve bu Anlaşmanın Eylül ayı
içerisinde BM gözetiminde fiilen uygulanmasıyla Güney’de
kalmış 8.000 kadar Türk kendi arzularıyla Kuzey’e geçmiş,
Kuzey’de kalmış Rumların birçoğu da kendi arzularıyla
Güney’e gönderilmişlerdir. 1974 olayları ve sonrasında
Güney’den Kuzey’e geçmiş Kıbrıslı Türklerin toplam sayısı
65,000 civarındadır.

 

1977-1979 Doruk Anlaşmaları

1975 yılında Viyana'da 6 tur görüşme yapılmış ve bu
görüşmelerde soruna federal bir çözüm bulunması
konusu ele alınmıştı.

6. turdan sonra görüşmelerin çıkmaza girmesinden
1.5 yıl kadar sonra, kilitlenmeyi çözmeyi amaçlayan
Cumhurbaşkanı Denktaş, BM Genel Sekreteri
Waldheim'a Makarios'la buluşma önerisi yapmıştır.
Cumhurbaşkanı Denktaş'ın bu önerisi epeyi
zorlanmadan sonra, Rum toplumu lideri Makarios
tarafından kabul edilmiş, görüşme, 12 Şubat 1977 tarihinde yapılmıştır.

BM Genel Sekreterinin gözetiminde yapılan
görüşmelerde 4 maddelik bir ilke anlaşması imzalanmıştır.

1. Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız, bağlantısız ve iki toplumlu olmalıdır.

2. Her toplumun yönetimi altındaki topraklar,
ekonomik ve toprak verimliliği ile toprak mülkiyeti
esasları ışığında görüşülmelidir.

3. Dolaşma, yerleşme özgürlüğü, mülkiyet hakkı
gibi prensip meseleleri müzakereye açıktır. Bunların
görüşülmesinde iki toplumlu federal sistem ve Türk
Toplumu yönünden doğabilecek güçlükler de dikkate alınacaktır.

4. Federal hükümetin görev ve yetkileri, devletin birliği
ve devletin iki toplumlu mahiyetini koruyacak şekilde olacaktır.

 


Makarios'un ölümünden sonra, yine Denktaş'ın önerisi
ile yeni bir doruk anlaşması gerçekleşmiştir. Rum
Toplumu Lideri Kiprianu ile Cumhurbaşkanı Denktaş
arasında imzalanan 19 Mayıs 1979 tarihli 10 maddelik
anlaşma da şöyledir:




1. Toplumlararası görüşmeler 15 Haziran 1979'da yeniden başlayacaktır.

2. Görüşmelerin temeli Denktaş-Makarios anlaşması ve BM'in Kıbrıs'la ilgili kararları olacaktır.

3. Cumhuriyetin tüm yurttaşlarının insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmelidir.

4. Görüşmeler tüm toprak ve anayasa konularını kapsayacaktır.

5. Maraş'la ilgili bir anlaşmaya varılması halinde, diğer yörelerle ilgili anlaşma beklenmeden Maraş açılacaktır.

6. Görüşmelerin sonucunu olumsuz şekilde etkileyecek hareketlerden kaçınılması ve iyi niyet, karşılıklı güven ve olağan koşullara dönüşü kolaylaştırabilecek pratik önlemler alınmalıdır.

7. Kıbrıs Cumhuriyeti askerden arındırılacaktır.

8. Cumhuriyetin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığı, bir başka ülke ile kısmen veya bütün olarak birleşmesi veya taksim ve ayrılmanın herhangi bir şekline karşı gereken garantiler olacaktır.

9. Görüşmeler gecikmelerden kaçınılarak sürekli ve temelli bir şekilde sürdürülecektir.

10. Toplumlararası görüşmeler Lefkoşa'da yapılacaktır.

Bu anlaşmadan sonra başlayan toplumlararası görüşmeler, Rumların BM Genel Kuruluna başvurdukları Mayıs 1983 yılına kadar kesintilerle devam etmiştir.

Mayıs 1983'de Rum liderliğinin konuyu tek yanlı olarak BM Genel Kurulu'na götürmesi ve Türk tarafı gıyabında haksız bir karar çıkartması, Kıbrıs Türk halkının 15 Kasım 1983'de kendi bağımsız devletini ilan etmesiyle yanıtlanmıştır.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin İlanı

Kıbrıs Rumlarının, "Kıbrıs Hükümeti" olarak tüm dünyada tanınmalarının rahatlığı içinde hiçbir anlaşmaya yanaşmamaları ve Kıbrıs Türklerini her gün biraz daha fazla köşeye sıkıştırmak yönünde çabalarını yoğunlaştırmaları karşısında,

 

 

Self-determinasyon hakkını kullanan Kıbrıs Türk Halkı, 15 Kasım 1983'de Federe Meclis'in oybirliği ile aldığı bir kararla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan ettiğini dünyaya duyurdu.

 

 

 

KKTC sadece Kıbrıs Rumlarının 20 yıldır yaptıklarına bir
tepki olarak ortaya çıkmış bir Devlet değildir. Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti yıllarca varlığı, özgürlüğü ve insan hakları
için mücadele vermiş bir halkın, vazgeçilmez bir hak olan
kendi kaderini tayin hakkını kullanarak kurmuş olduğu bir devlettir.

BM Güvenlik Konseyi'nin 649. 716. 750. Sayılı Kararları 

Yine 26 Şubat 1990’da BM Genel Sekreteri
Perez De Cuellar gözetiminde yapılacak
zirveye katılmak üzere New York’a giden Cumhurbaşkanı
Denktaş, beraberinde 27 sayfalık Türk önerileri götürdü.
Türk halkının eşitliğini self determinasyon hakkını, egemenliğini,
Türkiye’nin etkin ve fiili garantisini ve Kıbrıs Türklerinin ayrı bir
halk olduğunu vurgulayan belgeyi Vassiliu reddetti. Böylece
görüşmeler tekrar çıkmaza girdi.

 

Bunun üzerine BM Güvenlik Konseyi 12 Mart 1990’da 649 sayılı,
 11 Ekim 1991’de 716 ve 10 nisan 1992’de 750 sayılı kararları aldı.
Bu kararların ortak noktası; Kıbrıs sorununun çözümünün
bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü güvence altına alınmış, tek
egemenliği bulunan, tek vatandaşlılık temellerine dayalı, siyasi
olarak eşit, iki toplumlu, iki kesimli bir federasyon öngörmesiydi.

 

Diğer taraftan New York’ta süren görüşmelerin Kıbrıs Türk
halkının meşru haklarını yok eden, egemenlik hakkını tanımayan
bir çerçeveye oturtulmak istenmesi üzerine KKTC Meclisi 17 Eylül
1991 tarihli kararı aldı. Kararda, Kıbrıs Türk halkının gerilemeyeceği
ana noktaları olan, iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı ve
Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi olan bir çözümden başka birşey
kabul edilemeyeceği yineleniyordu.

 

Ghali Haritası (non-paper) ve Çözüm Planı (Set of Ideas) (1992)

Görüşmeler 1992 yılında tekrar başladı ve I. turu 18 Haziran
1992’de New York’ta yapıldı. Zamanın Genel Sekreteri Butros
Ghali taraflara kendi adıyla anılan bir harita ve çözüm planı
(Fikirler Dizisi) sundu. Kıbrıs Türk tarafı haritaya ‘harita
olmayan harita’ yani (non-paper) adını verdi. Çünkü bu
haritaya göre Türk tarafına %28.2 oranında toprak bırakılıyor,
37 Türk köyünün Rumlara verilmesi isteniyor (Güzelyurt dahil)
Karpaz’da bir Rum kanton bölgesi oluşturulması ve Rum
göçmenlerin kuzeye dönmesi öngörülüyordu. Türk tarafı
bunu reddetti. 29+ ve Güzelyurt’un kalmasında ısrar etti.

 

100 maddelik Fikirler Dizisi’nin 91’ini Türk tarafı kabul
ettiğini açıklarken, Rum tarafı reddetti. Fikirler Dizisi’nin
önemi AB konusunun ancak bir çözümden sonra gündeme
gelebileceği, bu konunun iki halkın ayrı referandumuna
sunulacağı, eşitlik ilkelerine dayalı, Türkiye’nin etkin ve
fiili garantisinin olduğu federal bir çözüm önermesi ve
merkezi devletin zayıf olması idi.

 

Annan Planı

Bu gelişmeler ışığında, 12 Kasım 2002 tarihinde, Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, “Kıbrıs sorununun
çözümüne ilişkin görüşleri” olarak tanımlanan çözüm planı
Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum Yönetimi Başkanı Glafkos
Klerides’e aynı anda sunuldu. Cumhurbaşkanı Denktaş Annan’ın,
Türk ve Rum taraflarına sunduğu kapsamlı çözüm önerileri
ile ilgili yaptığı açıklamada, planı tüm yönleri ile dikkatlice
inceleyeceklerini, yapıcı bir anlayışla değerlendireceklerini
ve hükümet, meclis ve Türkiye ile değerlendirme ve i
stişareden sonra, halkın görüş ve düşüncelerine başvuracağını belirtti.
Cumhurbaşkanı ayrıca her iki lidere serbestçe müzakere için imkan
ve zaman verilmesi gerektiğini vurguladı.

Cumhurbaşkanı, planın içerisinde değişmesi gereken, kabul
edilemez olan ve zaman içerisinde Kıbrıslı Türkleri bir azınlık
durumuna düşürecek çok şey olduğunun takvimleme
yapılmasının ve tarih sınırlaması getirilmesinin empoze
anlamına geldiğini belirtti. Kıbrıs Türk tarafı, planın
zemin olarak kabul edilebilmesi için yapılması gereken
değişiklikleri ise görüşebileceğini açıkladı.

Türk  tarafınca yapılan değerlendirmede, BM planının
genel olarak Kıbrıs gerçeklerine uymayan, bugüne
kadar Kıbrıs Türk tarafının savunduğu ve ortaya
koyduğu, egemenliğinin tanınması ve kayda
geçirilmesi, iki kurucu devletin siyasi eşitliğinin her
düzeyde tescil edilmesi, iki kesimliliğin değiştirilmeden
devamının sağlanması, mal-mülk konularının tazminatlar
yoluyla halledilmesi, 1960 Antlaşmalarından kaynaklanan
Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin sulandırılmadan devamı
gibi gerçekçi önerilerden uzak olduğu tespiti yapılmıştır..
Plan özellikle toprak, harita, mal mülk ve yeniden göçe
zorlanan Kıbrıslı Türklerin sayısı ve kuzeye gelecek
Rumlar ve onlara verilecek siyasi haklar konularında
kabul edilmesi çok sakıncalı ve mümkün olmayan hükümler içermektedir.

 

Plan’ın anayasal değişiklik izlenimi
veren bir yaklaşımla Rum tarafının
AB’ye girişini garanti altına almak
isteyen ve Türkiye ile Yunanistan
arasındaki dengeyi bozmaya yönelik
bir yaklaşım sergilediği saptanmıştır.

 

BM Genel Sekreteri, planın iki tarafça da ilk değerlendirmelerinin
ardından, taraflara birer mektup göndererek, belgede uygun
bulmayıp, değiştirmek istedikleri noktaları kendisine
30 Kasım’a kadar bildirmeleri konusunda bir davet yaptı.
İki taraf değişiklik yapılmasını istedikleri konuları
içeren mektuplarını BM Genel Sekreteri’ne gönderdiler.
10 Aralık’ta, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı
Alvaro De Soto, Annan Planı’nı iki tarafın itirazlarını dikkate
alarak revize edilmiş şekliyle taraflara sundu. KKTC Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş, planın revize edilmiş haliyle iyileştirilmiş
kısımlarının bulunduğunu ancak temelinde Kıbrıs Türkü’nün
egemenlik sorunu, devlet sorunu, Rumların Kıbrıs Türkü’nün
içine gelip yerleşme sorunu, gibi konular bulunduğuna,
toprak, harita meselesi bulunduğuna ve bu konuların
Rumlarla bir araya gelerek müzakere yapılması gerektiğini,
belgenin imzalanma aşamasına gelmediğini söyledi.

 

AB ise Kıbrıs konusundaki yanlı tutumunu 12 Aralık Kopenhag
Zirvesi’nde Kıbrıs Rum Yönetimi’ni “Kıbrıs” adı altında AB’ye
üye alarak katma konusunda almış olduğu kararla bir kez daha
gözler önüne serdi ve 16 Nisan’a kadar bir anlaşmaya varılamaması
durumunda, GKRY’nin AB üyeliğinin onaylanacağını bildirdi.

26 Şubat’ta adaya gelen Genel Sekreter taraflarla ayrı ayrı
görüşerek, üçüncü çözüm planını sundu. Annan adadan
ayrılışında basına yaptığı açıklamada, iki liderle yapmış
olduğu görüşmelerde ortaya koyduğu değişiklikler
ve çözüm planı ile ilgili değerlendirmeler yaptığını ve
taraflardan planda öngörülen 30 Mart tarihinde
referanduma gidip gitmeyecekleri konusunda
taahhüt istediğini, liderleri cevaplarını vermek üzere 10 Mart’ta Lahey’e davet ettiğini söyledi.

 

Lahey Görüşmeleri

Cumhurbaşkanı Denktaş ve KKTC heyeti ile
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Tasos Papadopulos ve
heyeti, 10 Mart 2003’te, BM Genel Sekreteri’ne, yanıtlarını
vermek üzere Lahey’e gitti. Görüşmelere garantör ülke
sıfatıyla
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere heyetleri de
katıldı. Heyetlerle, önce ayrı ayrı görüşen Genel Sekreter
daha sonra tarafları ortak bir toplantıda bir araya
getirdi.

 

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın ev sahipliğinde, KKTC
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Kıbrıs Rum Kesimi
Lideri Tasos Papadopulos’un katılımıyla Lahey’de yapılan
“maraton görüşmelerden” bir sonuç çıkmadı. 19 saatlik
görüşmenin ardından basına açıklama yapan BM Genel
Sekreteri, “Artık yolun sonuna geldik ne yazık ki
görüşmelerin başarıyla noktalandığını söyleyemeyeceğim”
dedi. Genel Sekreter, KKTC Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş’ın ülkesinin tanınması konusundaki
ısrarını ve Yunan tarafının 29 yıl önce adanın kuzeyinden
ayrılan Rumlara tüm haklarının verilmesi isteğini vurguladı.

Ardından KKTC Cumhurbaşkanı Rauf
Denktaş bir basın toplantısı düzenledi.
Cumhurbaşkanı Denktaş, “Genel
Sekreter planı bu haliyle kabul edemeyeceğimizi biliyordu.
Çekincelerimizi hem sözlü, hem yazılı olarak bildirdik.
Papadopulos’la iki kez görüştük. O da geniş ve önemli
değişiklikler istiyor, garantörlerle ilgili kısma itiraz etti.
Çıkarken ‘Denktaş reddetti’ demiş. Bu doğru değil,
her iki tarafın da itirazları vardı” dedi.

 

Cumhurbaşkanı Denktaş, görüşmelerin sonucunun bu şekilde 
oluşmasında Rum kesiminin zorlamalarının etkili olduğunu söyledi.
Rum tarafının, plan üzerinde genel değişiklikler istediğini, ayrıca
garantör ülkelerin bunu güvence altına almasını şart koştuğunu
belirten Cumhurbaşkanı, bunun mümkün olamayacağını dile getirdi.
Rum Yönetimi Lideri Tasos Papadopulos’un, bu güvenceyi
alamayınca referandum önerisini reddettiğini anlatan Denktaş,
Türk tarafının görüşmelerin olumlu sonuçlanması için elinden
gelen çabayı gösterdiğini belirtti.

 

Cumhurbaşkanı Denktaş, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın
çağrısı üzerine 10-11 Mart’ta Lahey’de gerçekleşen
görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından
Annan planının geçerliliğini yitirdiğini bildirdi.


Reklam
 
 
FACEBOOK
 
Facebook'ta Paylaş
GOOGLE
 
 
Bugün 226 ziyaretçi (369 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=